Futbol sadece sahada oynanmaz… Asıl oyun tribünde başlar. Ama ne gariptir ki bazıları o sesi sevmez. Hele ki o ses Trabzon’dan geliyorsa…

Galatasaray maçında yükselen tezahüratlar birilerini rahatsız etmiş olacak ki, kalemler hemen kılıç gibi çekildi. Raporlar yazıldı, yorumlar yapıldı, kararlar alındı. Sonuç? 53 blokta bordo-mavili yüreklerin cezalandırılması…

Adalet mi bu?

Yoksa alışılmış bir hikâyenin yeni bölümü mü? Trabzonspor taraftarı dediğin, sadece maç izleyen kalabalık değildir. O tribünler, alın terinin, inancın ve dik duruşun adresidir. Ama belli ki bazı gözler o duruşu hazmedemiyor. İşte tam da burada Trabzonspor yönetimi öyle bir hamle yaptı ki… Ders niteliğinde! Başakşehir maçında tribünler kadınlara, çocuklara ve öğrencilere açılıyor. Yani ceza verenlere inat, tribünler yeniden hayat bulacak. Çünkü bazı sesler susturulamaz… Sadece şekil değiştirir.

Bu kez o tribünlerde çocukların neşesi olacak. Annelerin alkışı… Gençlerin umudu… Ve bilin ki en güçlü tezahürat, tertemiz yüreklerden çıkar. Futbolu dizayn etmeye çalışanlar şunu iyi bilsin: Tribünleri cezalarla terbiye edemezsiniz! Ama Trabzon bir şeyi çok iyi yapar… Cevabını sahada da verir, tribünde de. Bu kez cevap; öfkeyle değil, zarafetle… Çünkü bazen en “okkalı” cevap, bir çocuğun attığı gol sevincinde saklıdır.

OKYANUSA MEYDAN OKUYANLARIN HİKÂYESİ!

Birileri hâlâ anlamamakta ısrar ediyor… Bu bir “sürpriz sezon” değil, bu bir duruşun sezonudur. Sezon başında kim inanıyordu? Kim, bu takımın bu puanlara ulaşacağını, zirveye göz kırpacağını söylüyordu? Hatta çoğu kişi daha ilk haftalarda kalemi kırmıştı bile. Ama futbolda bir gerçek vardır: İnanç, bazen bütçeden büyüktür. Başkan Doğan, işte tam burada ayrıldı diğerlerinden. Korkmadı… Geri adım atmadı… “İmkânlar kısıtlı” bahanesine sığınmadı. Küçük derelerde yüzmeyi reddetti. Denizi de beğenmedi. Rotayı okyanusa çevirdi. Yanına da inandığı bir ismi aldı: Fatih Tekke.
Sahaya ise mücadeleden vazgeçmeyen bir kadro sürdü. Sonuç mu? 64 puan, Bitime 5 maç…Ve hâlâ zirve yarışının tam ortasında bir Trabzonspor! Bu tabloyu küçümseyen ya futboldan anlamıyordur ya da gerçeği görmek istemiyordur.

Ama mesele sadece saha değil… Bugün loca kampanyasına gösterilen ilgi, 2040’a, hatta 2061’e uzanan hedefler… Bunlar kuru slogan değil.

Bunlar bir kulübün “ben buradayım ve daha yeni başlıyorum” deme şeklidir. Çünkü büyük kulüp olmak; sadece kupa kaldırmak değil,
geleceği bugünden satın almaktır. Ekonomik güç dediğin şey de tam burada devreye girer. Kasa dolmadan hayal büyümez.
Hayal büyümeden zafer gelmez. Ve Trabzonspor bugün sadece sahada değil, masa başında, tribünde, gelecekte de oyun kuruyor. Ama unutulan bir şey var… Her yükseliş, birilerini rahatsız eder. Her doğru adım, birilerini huzursuz eder. Yine konuşacaklar… Yine küçümseyecekler… Yine “nasıl olsa düşerler” diyecekler. Desinler. Çünkü tarih şunu yazıyor:
Sabredenler, direnenler ve inananlar eninde sonunda o karanlığı yırtar.

Ve o gün geldiğinde… Bugün burun kıvıranlar, yarın alkış tutmak zorunda kalır. Yeter ki bu yolculukta bir hata yapılmasın: Samimiyetin önüne set çekilmesin, inandıklarına ihanet edilmesin. Çünkü okyanusa açılan gemiler, dalgadan korkmaz… Onlar ya zaferle döner ya da tarihe iz bırakır.

SESSİZ KAHRAMANIN GÜRÜLTÜSÜZ ZAFERİ

Bazı insanlar vardır… Adlarını manşetlere yazdırmazlar ama tarihin satır aralarına kazınırlar. Atalay Armutcu, tam da o adamlardan biri.

Yıllarca Sebatspor’un yükünü omuzladı, Efsanevi genel kaptanlık yaptı. Futbolun mutfağında ter döktü. Sonra bir dönem Trabzonspor’da yöneticilik… Derken sessizlik. Gösterişten uzak, alkıştan uzak bir inziva.

Ama bazı hikâyeler yarım kalmaz.

Bu sezon… 3. Lig’in tozlu yollarında yeniden çıktı sahneye. Elinde ne büyük bütçeler vardı ne de şatafatlı projeler. Onun en büyük transferi “aidiyet” oldu. Kurduğu kadroda para değil, karakter konuştu. Soyunma odasında prim değil, samimiyet dolaştı. Ve en önemlisi…
Bir kulübü yeniden “aile” yaptı. Futbol bazen sadece futbol değildir. Bazen bir şehrin umudu, bazen geçmişin borcu, bazen de bir adamın içindeki yarım kalmış cümledir. Başkan Atalay Armutçu o cümleyi tamamladı. Sebatspor’u yıllar sonra yeniden 2. Lig’e taşıdı. Gürültü yapmadan… Reklam kokmadan… Sadece inanarak. Bugünün futbolunda paranın konuştuğu yerde, onun hikâyesi adeta eski bir şarkı gibi…
Az bulunur, çok değerli. Çünkü bazı zaferler kupayla değil, karakterle ölçülür. Ve bazı insanlar… Sessiz kazanır ama çok derin iz bırakır.

ETİKETİ SÖKMEYİ UNUTAN ADAM!

Bazı insanlar vardır; hayatı ciddiye almaz, ama hayat onları ciddiye alır. Reşit Erte de öyle adamlardan biri. Mahalle arasında “rektör” diye çağrılır ama ne akademik unvanı vardır ne de kürsüsü. Onun kürsüsü faroz mahallesi dinleyicileri ise çayını karıştırırken hikâyeye dalan dostlarıdır. Yıllarını tiyatroya vermiş bir adamdan söz ediyoruz. Sahnenin tozunu yutmuş, kulisin karanlığında ömür tüketmiş… Ama gel gör ki hayat bazen en büyük oyunu sahnenin dışında oynatır insana.

Reşit Abi’nin hikâyesi de tam burada başlıyor. Devlet tiyatrosunda çalışırken bir hevesle “yükseleyim” diyor. Hani şu meşhur görevde yükselme meselesi… Evraklar, başvurular, umutlar… Derken yolu yüksek lisansa düşüyor. Bölüm mü? Ağaç işleri! Hayatın ironisi dediğin şey tam da bu işte… Hoca ödev veriyor: “Ahşap işlemeli bir tava-tencere altlığı yapacaksınız.” Şimdi düşünün… Sahne ışıkları altında replik ezberlemiş bir adamın eline rende, oyma bıçağı veriyorsunuz. Olacak iş mi?

Reşit Abi düşünüyor…
Uğraşmak mı? Yok canım! Çözümü hızlı buluyor. Japon pazarına gidiyor. Raflar arasında gezerken kaderini değiştirecek o altlığı görüyor. Ahşap, işlemeli, gayet şık… “Tam benlik!” diyor. Parasını verip alıyor. Ama hayatın küçük ayrıntıları vardır… İnsanı ele veren… Ödev günü geliyor. Reşit Abi kendinden emin. Altlığı hocanın önüne koyuyor. Hoca inceliyor, beğeniyor hatta… Tam not verecek neredeyse.

Derken…

Altını çeviriyor.

Ve o cümle: “Bunu yapmışsın ama… etiketi çıkarmayı unutmuşsun!”

İşte bütün hikâye burada bitiyor. Çünkü hayatta çoğu insanın derdi büyük hatalar değil, küçük unutkanlıklar. Yalan değil insanı ele veren… Detayı atlamak. Reşit Abi’nin foyası bir etiketle ortaya çıktı. Ama aslında hepimizin hayatında o etiketler yok mu? Kimi saklar, kimi sökmeyi unutur… Kimimiz çalışmadan başarmış gibi görünür, kimimiz görünmek için yaşar. Ama hayat dediğin öğretmen, bir gün altımızı çevirir. Ve o etiketi mutlaka bulur. Çünkü bazı hatalar vardır, insanı küçültmez; aksine büyütür. Yeter ki dersini almasını bil. Ve unutma… Hayatın içinde ne yaparsan yap, etiketi sökmeyi unutma!

YAVUZ SELİM SAHASI: BİR ŞEHRİN HAFIZASI

Duvar üstünde omuz omuza… Bilet yok, tribün yok… Yürek var. Top toprakta sekince umut sıçrardı, gol olunca Yavuz Selim ayağa kalkardı. Ne ışıklar vardı ne gösteri… Sadece aidiyet, sadece sevda. Bugün her şey var ama o günlerin ruhu yok. Futbol dediğin; Yavuz Selim Sahası’nda bir şehrin kalbinin birlikte atmasıydı…