Fatih Tekke elindeki kadroyla büyük işler yapmaya çalışıyor. Bir tarafta milyon Euroların havada uçuştuğu Galatasaray ve Fenerbahçe… Diğer tarafta inadıyla, emeğiyle yarışın içinde kalmaya çalışan Trabzonspor. Ama futbol bazen küçük hataların büyük gerçeğini yüzümüze vurur.

Kayseri deplasmanında Kayserispor karşı ataklarında Bordo-Mavili savunmanın nasıl zorlandığını gördük. Orta saha ile savunma hattı arasındaki mesafe zaman zaman öyle açıldı ki, rakip neredeyse davet edildi. Kayseri iki bariz hatayla fırsatı değerlendiremedi. Özellikle kaleci Onana’nın yaptığı hatalar pahalıya mal olabilirdi. Ama gerçek şu ki; Kayserispor toplam sekiz net pozisyon buldu.

Futbolun eski bir sözü vardır: Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar… Üçüncüsünde yakalanır. Eğer Trabzonspor bu sezon duvara toslamak istemiyorsa, orta saha ile savunma arasındaki o boşluklar acilen kapatılmalı. Bu işin reçetesi de belli… Çalışmak, çalışmak, yine çalışmak. Bu eleştiri değil bir uyarı.. Teknik Direktör Fatih Tekke’nin önünde önemli bir sınav var. Çünkü ufukta Galatasaray maçı görünüyor. O güne kadar bu gedikler kapanmazsa… Bir hayalin daha hüzünlü sonuna tanıklık edebiliriz. Trabzon şehri umutla bakıyor. Ama umut dediğin şey, sağlam savunmayla yaşar.

FAROZ’UN OKEY MASASINDA DOĞAN DOSTLUK

Trabzon’un Faroz Mahallesi… Denizin kokusunu ciğerine çekmeyen adamın adam sayılmadığı zamanlar. Sabah ezanı okundu mu limanda kayık motorlarının homurtusu başlar, Faroz’un eski tüfekleri çoktan denize açılmış olurdu. Kimi adaya gider mezgite saçma atar, kimi karmak kurar. Denizin ekmeğini yiyen adamlar… Sert dalgalar gibi sert ama içleri Karadeniz gibi derin.

Denizden arta kalan zamanlarda ise adres bellidir: Faroz Limanı’ndaki Balıkçılar Kooperatifi. Çay dumanı, iskambil sesi, okey taşlarının takırtısı… Ve tabii ki lafın bini bir para. İşte o günlerden birinde masaya oturanlardan biri mahallede “Çorçil Ahmet” diye bilinen dillere destan bir karakter. Yanında en yakın arkadaşı “Enişte Yılmaz.” Karşılarında ise savcı ile hâkim. Okey masası kurulmuş, oyun başlamış. Ama Çorçil Ahmet’in ağzı durur mu?

Oyun kızıştıkça Çorçil Ahmet’in dili de kızışıyor. Sinkaflı sözler havada uçuşuyor, laf sokmalar Karadeniz dalgası gibi bir sağdan bir soldan geliyor. Masanın kenarında takım elbiseli, kravatlı bir adam da sessizce oturmuş oyunu izliyor ama Çorçil Ahmet’in bundan haberi yok. Çorçil Ahmet oyuna dalmış, ağzına geleni söylüyor. Enişte Yılmaz’a laf çarpıyor, savcıya takılıyor, hâkime laf atıyor… Derken hâkim dayanamayarak eğiliyor:

“Ahmet, ne yapıyorsun sen? Yanımızda Trabzon Emniyet Müdürü oturuyor.” Bir anda masada sessizlik. Çorçil Ahmet’in rengi önce pembe, sonra kırmızı, sonra bordo… Başlıyor özür dilemeye. Tam o sırada Emniyet Müdürü korumasına dönüp sakin bir sesle diyor ki: “Bu arkadaşları yarın makamıma getirin.” Çorçil Ahmet ile Enişte Yılmaz’ın o gece gözüne uyku girmiyor. Ama korkudan değil… Meraktan.

Ertesi sabah koruma mahalleye geliyor, iki kafadarı alıp Emniyet Müdürü’nün makamına götürüyor. Kapı açılıyor… Ne azarlama var, ne hesap sorma. Emniyet Müdürü onları güler yüzle karşılıyor, çaylar geliyor, sohbet başlıyor. Balıkçılıktan konuşuluyor, Faroz’dan konuşuluyor, Karadeniz’den konuşuluyor. O gün o makam odasında bir şey oluyor. Bir yanlış anlaşılma değil. Bir dostluk doğuyor. Sonra mı? Yıllar boyu süren bir muhabbet… Demek ki neymiş? Karadeniz’de bazen okey masasında söylenen bir laf bile insanı dostluğa götürebilirmiş. Yeter ki niyet deniz gibi temiz olsun…

BEŞE BİRİN SUÇU!

Bazı insanlar vardır… Adı anıldığında yüzlerde bir tebessüm, yürekte bir saygı belirir. İşte rahmetli Selahattin Diyadin o insanlardan biriydi.

Yıllarca profesyonel futbol oynadı, ardından antrenörlük yoluna çıktı.
Saha kenarında bağıran çağıranlardan değildi. Futbolu bilen, insanı anlayan bir hocaydı. Bu yüzden de futbolcularının gönlünde ayrı bir yeri vardı. Antrenörlük kariyerine Yolspor’da başlayan Diyadin hoca, daha sonra birçok takımda teknik direktörlük yaptı. Trabzon’un o dönem 3. ligdeki temsilcilerinden PTTspor da onun emek verdiği takımlardan biriydi. Kadroda rahmetli kaleci Alaattin, Galoş Haluk Metin, gibi isimler vardı. Bir gün futbol sohbetinde Galoş Haluk o yıllardan unutamadığı bir anıyı anlatmıştı.

PTTspor, Türkiye Kupası’nda Artvinspor ile karşılaşır. Maçın bir bölümünde PTTspor’un hücumu rakibi tam 5’e 1 yakalar. Gol olması neredeyse kaçınılmaz bir pozisyon… Ama o fırsat bir şekilde heba olur ve hücum ofsaytla biter. Soyunma odasında herkes Selahattin hocanın kızacağını düşünür. Ama o bambaşka bir şey söyler: “Kabahat sizde değil… Kabahat bende. Ben size 5’e 1 çalışmasını yaptırmamışım.” İşte Selahattin Diyadin farkı buydu. Suçu futbolcusuna yükleyenlerden değil, sorumluluğu önce kendinde arayan bir hocaydı. Bugün futbol dünyasında böyle insanlar pek kalmadı. Ama güzel insanlar güzel hatıralar bırakır. Rahmetli Selahattin hoca da sahalarda sadece futbol değil, adamlık dersi bırakanlardandı.

“GÜVEÇ BÜYÜK PİŞMESİ KÜÇÜK”

Yalıspor Başkan Yardımcısı Yaşar Aydın, Pazartesi akşamı Kavakmeydan’ da dostlarını bir çay ocağında iftar sofrasında buluşturdu. Ramazan bereketiyle kurulan sofrada samimiyet bol, sohbet koyu, güveç ise görenleri hayrete düşürecek kadar büyüktü. Anlatılanlara göre güveç öyle sıradan bir güveç değildi. Malzemeden hiçbir şekilde kaçınılmamıştı. Etinden sebzesine kadar her şey bol kepçeydi. Tencere adeta “Ben geldim” der gibi masanın ortasında duruyordu. Ancak işin kaderi biraz farklı gelişti. İftar sofrasında Kartal İlyas, Obuz Erol, Kamış Orhan ve İsmail Erkaya başta olmak üzere kalabalık bir dost grubu vardı. Ezan okununca kaşıklar hazırlandı, herkes merakla o meşhur güvece yöneldi. Fakat birkaç kaşık sonra masada hafif bir sessizlik oluştu. Çünkü güveç biraz acele etmişti; tam anlamıyla pişmeden sofraya gelmişti.

İftarın ardından Kartal İlyas, kardeşi İlhan abinin kapısını çaldı. İçeri girip birlikte Trabzonspor maçını izlerken akşamın en çok konuşulan meselesini anlatmaya başladı. Gülerek şöyle dedi: “Yediğimiz güveçten bir şey anlamadık. Masadan aç kalktık. O kadar büyük güveç vardı ama yiyemeden kalktık… Çünkü güveç tam pişmemişti.” Masada ise çözüm üretmeye çalışanlar da vardı. Obuz Erol, “Aşağıya dökmeyelim, yazık olur. Ben bu güveci eve götürürüm, orada pişirip güzelce yerim,” diyerek tencereye sahip çıkmak istedi. Tam o sırada söze Kamış Orhan girdi ve gecenin en çok gülümseten sözünü söyledi: “Biz izleme komitesi olarak orucumuzu güveçle değil, su ve pide ile açtık.” Velhasıl… Kavakmeydan’daki iftar sofrasında dostluk, muhabbet ve Ramazan bereketi vardı. Güveç biraz erken sahaya çıkmış olsa da masadaki şamata ve kahkahalar geceye damga vurdu. O akşam iftarın kazananı belki su ve pideydi ama sohbetin tadı herkesi doyurmaya yetti.

GURBETİN İKİ KUZENİ

Hayat bazen insanı doğduğu sokaktan alır, dünyanın başka köşelerine savurur. Ama bazı dostluklar, bazı akrabalıklar vardır ki aradan geçen yıllar, girilen yollar onları birbirinden koparamaz. İki kuzen… İkisi de ekmeğinin peşinden yurt dışına gitmiş. Biri küçük yaşta İsviçre’ye uzanan bir yolculuğa çıkmış: Süleyman Polat. Diğeri ise topun peşine takılmış: İrfan Taşan. İrfan’ın hikâyesi Trabzon’un toprak sahalarında başlıyor. İdmanocağı’nın altyapısında futbola ilk adımını atıyor. Sonra Trabzonspor altyapısı, ardından profesyonel futbol derken yol onu Fransa ligine kadar götürüyor. Yıllarca Avrupa sahalarında ter döküyor. Ama hayatın ona hazırladığı asıl görev daha sonra başlıyor.

Bugün dünyanın en büyük kulüplerinden biri olan Barcelona’nın altyapı scout ekibinde uzun yıllardır görev yapıyor. Bir ayağı Türkiye’de, diğer ayağı Afrika’nın farklı ülkelerinde… Genç yetenekleri keşfedip Barcelona altyapısına kazandıran isimlerden biri. Dün akşam telefonum çaldı.


Arayanlar iki kuzen. Süleyman ve İrfan. Bir de yan yana çektikleri fotoğrafı göndermişler. Yarım saat konuştuk. Yılların gurbeti, sohbetin sıcaklığında eridi gitti. Seslerinde memleket kokusu, gözlerinde yılların emeği vardı. Bazen insan şunu düşünüyor… Trabzon’un dar sokaklarından çıkan çocuklar, dünyanın en uzak köşelerinde hayat kuruyor. Ama kalplerinin bir köşesinde hâlâ memleketin rüzgârı esiyor. İki kuzen… Biri İsviçre’de, biri dünyanın dört bir yanında yetenek peşinde. Ama ikisinin de hikâyesinde ortak bir şey var: Memleketten kopmayan bir yürek.