Cumartesi günü Trabzonspor ile Galatasaray arasında Papara Park’ta oynanacak derbi, sadece bir maç değil… Şehrin kalbi, Karadeniz’in nabzı, futbolun en saf hali olacak. Ama mesele şu: Futbol, bir kişiye yazılan destan değildir. Evet… Uğurcan Çakır bu formaya yıllarını verdi. Kaptanlık yaptı. Terinin hakkını verdi. Hatta gittiğinde kasaya ciddi bir değer de bıraktı. Bunlar unutulur mu? Unutulmaz.
Ama futbolun bir terazisi vardır. O terazide “vefa” başka kefededir, “maç” başka kefede. Günlerdir konuşulan o koreografi… 15 gündür emek verilen, ilmek ilmek hazırlanan o görsel şölen… Eğer bir kalbe dokunacaksa, bırakın dokunsun. Ama unutulmasın:
Koreografi bir hatıradır, maç ise gerçektir. Tribünler bazen duygularına yenilir. Bir isim büyür, büyür… Sonra takımın önüne geçer. İşte o an, yanlış başlar. Bu maç Uğurcan’ın maçı değil. Bu maç, formanın maçı. Çünkü o forma, dün başkasının sırtındaydı… Bugün başkasının. Yarın yine değişecek. Ama arma? Hep aynı kalacak. Trabzonspor tribünü, 90 dakika boyunca tek bir şeye odaklanmalı: Takımını ayağa kaldırmaya. Ne eski defterler… Ne duygusal hesaplar… Ne de bireysel hikâyeler. Sahada 11 kişi olacak.
BU KALPLER VOLKAN KONAK’I UNUTMAZ?
Bazı insanlar vardır. Giderken bile kalabalık bırakır ardında. Bir şarkının ortasında, bir hatıranın kıyısında, bir memleket rüzgârında yaşar.
Kuzeyin oğlu öyleydi işte. Sesi yalnızca türkü değildi; dik duruşun, boyun eğmeyişin, yüreğini saklamadan yaşamanın adıydı. Herkes konuşur, o söylerdi. Herkes susar, o yine söylerdi. Aradan bir yıl geçmiş… Ama zaman dediğin ne ki? Sevenin yüreğinde takvim işlemez. Hele ki Karadeniz gibi dalgalı bir sevda varsa içinde, unutmak diye bir şey yoktur. Mezarının başında toplanan kalabalık aslında bir gerçeği haykırıyordu: İnsan, sesi sustuğu gün ölmez. Unutulduğu gün ölür.
O gün orada yalnızca bir anma yoktu… Vefanın sessiz ama güçlü bir dili vardı. Trabzonspor Başkan Yardımcısı Murat İskender, çok sevdiği Trabzonspor formasını eşine ve kızına hediye etti. Bir forma belki… Ama içinde hatıra, içinde bağlılık, içinde yarım kalmış bir sevdanın izleri vardı.

Ve belli ki… O hâlâ yaşıyor. Bir eşin gözlerinde, Bir kızın sessizliğinde, Bir taraftarın omzunda, Bir türkünün en dokunaklı yerinde… Vefa dedikleri şey bazen bir forma olur, bazen bir dua, bazen de sadece susup hatırlamak. Ama en çok da yürek işidir. Çünkü bazı insanlar vardır;
Adı anıldığında bile içini titreten… Ve bazı vedalar vardır;
Hiç tamamlanmayan. Bu yüzden soruyorum kendime Ve cevabını biliyorum aslında: Bu kalp seni unutur mu? Unutmaz… Unutamaz.
DENİZİN KIYISINDA EKSİK OYNANAN MAÇLAR
O yıllarda sahalar bugünkü gibi değildi… Çizgiler tebeşirle değil, hayatın kendisiyle çizilirdi. Hele Araklı’da, denizin kıyısına sıkışmış o küçük sahada… Top oynanmazdı sadece, karakter yazılırdı. 1957-58 sezonu… Yalıspor sahaya çıktığında rakipten önce şartlarla mücadele ederdi. Saha küçüktü, imkânlar dardı. Bu yüzden maçlar çoğu zaman on bire on bir değil, birer kişi eksik oynanırdı. Ama kimse bunu dert etmezdi.
Çünkü eksik olan oyuncu sayısıydı, yürek değil.
Mavi-beyaz forma, o günlerde sadece bir renk değildi…
Bir aidiyetti. Bir mahallenin, bir sahilin, bir dostluğun adıydı. Mustafa Kayıkçı vardı o formanın içinde… Alın teriyle koşan, sonra yolunu profesyonelliğe çevirip Rizespor’a uzanan bir hikâye…
Kaptan Özçilingir vardı… Takımı ayakta tutan, sadece kolunda değil yüreğinde kaptanlığı taşıyan bir duruş… Mavroş Mustafa Beşli, Ali Özbalıkçı, Hünkar… Celal Çalış, Her biri o dar sahaya sığmayan karakterlerdi.

Kalede Kara Veysel… Belki direkler yamuktu ama onun duruşu dimdikti.
Muharrem Kayıkçı, Ömer, Aydın Kayıkçı… Hepsi aynı hikâyenin farklı satırlarıydı. Bir maç öncesi seremoni… Bugünün ışıklı statları yoktu, anonslar yapılmazdı. Ama orada dizilen o insanlar, futbolun en saf hâlini temsil ediyordu. Ne şöhret vardı ne para… Sadece forma aşkı, sadece arkadaşlık. Yıllar geçti… O kadrodan bazıları hayata karıştı, bazıları başka şehirlere gitti. Kimileri ise sessizce aramızdan ayrıldı. Ama geriye kalan şey, bir fotoğraftan çok daha fazlası oldu:
Bir devrin ruhu… Bugün futbol çok değişti… Sahalar büyüdü, paralar büyüdü, isimler büyüdü… Ama o küçücük sahada oynanan eksik maçların değeri, hiçbir zaman küçülmedi. Çünkü bazı hikâyeler tabelada yazmaz…
Kalpte yaşar. Bugün hayatta olan Kaptan Özçilingir’e, Mustafa Kayıkçı’ya sağlık ve uzun ömür diliyoruz. Aramızdan ayrılanlara ise rahmetle…
Ve biliyoruz ki… Denizin kenarında eksik oynanan o maçlar, aslında hayatın en tamam hâliydi.
ÜÇ TAHMİN, TEK YÜREK!
Yıllar geçer, meslekler değişir, yollar ayrılır… Ama bazı dostluklar vardır ki zamana meydan okur. Bizimki de öyle. Gazeteciliğin tozunu birlikte yuttuğumuz günlerden bugüne, her Salı aynı masada buluşacak kadar diri, aynı heyecanı paylaşacak kadar canlı. Selçuk Kılıç’la ben kalemi bırakmadım. Nizam Öztürk ise başka bir yol seçti; eğitimin ışığında yürüdü. Dershane kurdu, öğrenci yetiştiriyor. Ama ne olursa olsun, muhabbetin adresi değişmedi.

Bu hafta yine bir aradaydık. Konu belli: Trabzonspor–Galatasaray derbisi. Söz döndü dolaştı skora geldi. Nizam net konuştu: “2-1 alırız.” Selçuk daha da iddialı: “Rahat kazanırız.” Ben mi? Temkinliyim… “Ya beraberlik ya galibiyet” dedim. Aslında mesele skor değil. Mesele o masada aynı heyecanı paylaşabilmek. Aynı maçı farklı duygularla ama aynı dostlukla konuşabilmek. Kim haklı çıkacak bilinmez… Ama bir gerçek var: Bu maçın en net galibi yine bizim ebedi dostluğumuz olacak.
ESKİ DEFTERLERİN GÜZEL SAYFALARI
1990 yılının 24 Şubat’ı…
Takvim yaprakları belki sıradan bir günü gösteriyordu ama bizim için öyle değildi. Sorumluluk aldığımız, omuz omuza verdiğimiz, “biz” olmayı öğrendiğimiz günlerdi.
O günlerde yan yana yürüdüğümüz isimlerden biri de Yüksel Şahin’di.
Sadece bir başkan değil…
Aynı zamanda yol arkadaşı, aynı heyecanın, aynı mücadelenin parçasıydı.
Yüksel Şahin’le birlikte o yıllarda sadece görev yapmadık;
Dostluk biriktirdik, hatıra yazdık, iz bıraktık.
Aradan yıllar geçti…
Şartlar değişti, zaman akıp gitti.

Ama bazı anılar vardır; ne kadar zaman geçerse geçsin ilk günkü gibi canlı kalır.
Geçmişi konuşurken anladık ki;
Aslında biz sadece görev yapmamışız…
Bir dönemin ruhunu yaşamışız.
12 Ocak’ta Imperial Hastanesi’nin yapılan yönetim kurulu ile görevi devraldık.
Yine bir başlangıç, yine bir sorumluluk…
Ama bu kez cebimizde yılların tecrübesi, yüreğimizde o günlerin izleri var.
Eski günlere dönmek mümkün mü?
Belki değil…
Ama o günlerin samimiyetini, inancını ve birlik ruhunu bugüne taşımak mümkün.
Çünkü bazı dönemler vardır;
Sadece yaşanmaz, özlenir.
Ve bazı insanlar vardır;
Sadece görev yapmaz, iz bırakır.
Yüksel Şahin de o iz bırakanlardan biri…
Ve biz, o izlerin peşinden yürümeye devam ediyoruz.