Bazıları konuşur. Hem de çok konuşur. Ama çoğu zaman söylediklerinin bir karşılığı yoktur. Çünkü konuşmak kolaydır, zor olan sorumluluk almaktır. Trabzonspor son dönemde tam da böyle bir iklimden geçti. Tribünler sabırsızdı, sosyal medya acımasızdı. Eleştiri sınırı çoktan aşılmış, neredeyse linç kültürüne dönüşmüştü. Herkesin bir fikri vardı ama kimse çözümün parçası değildi.

İşte o ortamda bir isim öne çıktı: Ertuğrul Doğan. Ama alışılmış şekilde değil. Konuşarak değil… Susarak. Cevap vermedi. Polemiğe girmedi. Kendini savunma yarışına da katılmadı. Çünkü bazı insanlar bilir; bugün söylenen sözler yarın unutulur ama yapılan işler kalır.

Kulübün mali tablosu ortadaydı. 30 Kasım 2025’te açıklanan 4 milyar 79 milyon liralık borç, sadece bir rakam değildi; bu, Trabzonspor’un nasıl bir yükün altında olduğunu açıkça gösteriyordu. Böyle bir tabloda en kolay yol bahane üretmektir. Ama o, o yolu seçmedi.

Panik yapmadı. Plan yaptı. Günü kurtarmaya değil, geleceği inşa etmeye yöneldi. Akyazı’yı sadece bir stat olarak görmedi. Orayı bir ekonomik modele dönüştürmek için adımlar attı. Uzun vadeli kiralama hamleleri, ticari projeler… Bugün küçük görünen ama yarın kulübün nefes almasını sağlayacak girişimler.

Bunlar popüler hamleler değildir. Alkışı hemen getirmez. Ama doğru işler zaten sabır ister. Sahadaki değişim de bunun bir yansıması oldu. Dün eleştirilen futbolcular, bugün alkışlanıyor. “Bu mu transfer?” denilen isimler, şimdi takımın omurgası haline gelmiş durumda. Bu dönüşüm kendiliğinden olmaz. Bu, istikrarın ve kararlılığın sonucudur.

Teknik ekip konusunda da aynı tavır sergilendi. En kolay şey, kötü sonuçta faturayı kesmektir. Ama o, hocasını korudu. Futbolcusunun arkasında durdu. Kulübü rüzgâra göre savurmadı.

Çünkü o günü değil, yarını düşündü. Bugün Trabzonspor kazanıyorsa, bu sadece bir maçın sonucu değildir. Bu; doğru duruşun, sabrın ve inancın karşılığıdır. Dün konuşanlar çoktu. Bugün susanlar dikkatle izliyor.

Ama unutulmaması gereken bir şey var: En zor günlerde ortada olmayanlar, bugün yazılan hikâyeye ortak olamaz. Çünkü bu hikâye, ilk fırtınada gemiyi terk edenlerin değil; o fırtınada dümeni bırakmayanların hikâyesidir. Sonuç basit aslında. Bazıları konuştu. Başkan Doğan çalıştı. Bazıları eleştirdi. Başkan Doğsan çözüm üretti. Ve bugün gelinen noktada… Kazanan hem Başkan hem de Trabzonspor oldu.

BİR FOTOĞRAF DEĞİL BU ŞEHRİN KALBİ BİR ÖMÜR VEDASI

1966–67… Bir fotoğraf karesi değil sadece; bir devrin kalbi, bir mahallenin nefesi, bir şehrin henüz yeni filizlenen sevdası… İlk Trabzonspor futbol takımı… Bu resimde kimler yok ki… Ayakta soldan sağa; Cumhuriyet Ortaokulu’ndan öğretmenim Haydar Tuncer, Mehmet Celep, İbrahim Çoban, Fatih Güler, Yaşar Babuz, Halil İbrahim Ayvaz (Çolak İbrahim)… Oturanlar soldan sağa; Başkan Ertuğrul Doğan’ın dayısı Bülent Şahinkaya, Faroz Mahallesi’nden Salih Çolak (meşhur Toto Salih), Necati Aydın, yine Faroz Mahallesi’nden “Doktor” lakaplı Zeki Özçilingir, Şevki Gençosmanoğlu… Bir fotoğrafın içine sığdırılmış koca bir ömür…
Gençlik var o karede…
Umut var… Ter kokusu, toprak kokusu, kardeşlik var…
Ve en çok da yürek var… Toprağa düşen her hatıra, aslında biraz daha büyütmüş bu şehrin sevdasını… Ama her büyüyen sevda, içinden biraz eksilterek büyür insanı… Bu resimdeki isimlerin birçoğu rahmetli oldu…
Mekânları cennet olsun…

Geriye kalanlar mı?
Bir hatıra…


Bir dua… Ve geceleri ansızın içimize çöken o tarifsiz sızı…Benim bildiğim, şu anda hayatta olan; rahatsızlığı nedeniyle evinde istirahat eden mahallemizin büyüğü “Doktor” lakaplı Zeki Özçilingir ve Şevki Gençosmanoğlu… Zaman herkesi alıp götürürken, bazı isimleri özellikle yavaş götürüyor…
Sanki biraz daha hatırlayalım diye… Sanki biraz daha kıymet bilelim diye… Hayat bazen bir fotoğraf karesi kadar kısa… Onun için buradan Trabzonspor yönetimine bir çağrım var: Evinden çıkmakta zorlanan, bu kulübün ilk kuruluşunda, ilk on birinde sağ açık olarak ter dökmüş Zeki Özçilingir’i ziyaret etsinler… Bu vefa, sadece bir insana değil; bir tarihe, bir emeğe, bir ruha gösterilmiş olur…

Çünkü o kareye sığan dostluk, emek ve alın teri; bir ömre değil, birkaç nesle bedel… Şimdi o kareye bakan gözler doluyor… Bir zamanlar yan yana duranlar, şimdi dualarda yan yana… Çünkü bazı insanlar ölmez… Sadece hatıralarda forma değiştirir… Ve bazı takımlar sahadan çekilmez… Sadece kalplere transfer olur… Ve biz hâlâ o eski takımın, o eski dostluğun, o eski yüreğin taraftarıyız…

FIRTINA ZİRVEYE YÜRÜYOR ŞİMDİ SÖZ SAHADA!

Transferde Trabzonspor, Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş kadar yüksek harcamalar yapmamış olsa da, sahada ortaya koyduğu performansla rakipleriyle başa baş bir yarış sürdürüyor. Üstelik 25.5 yaş ortalamasıyla dört büyükler arasında en genç kadroya sahip olması, bu başarının tesadüf olmadığını açıkça gösteriyor. Eyüpspor karşısında alınan üç puan ise yalnızca bir galibiyet değil; yeniden filizlenen inancın, kenetlenen bir şehrin ve ayağa kalkan bir ruhun simgesiydi. Artık Trabzonspor zirve yarışında “ben de varım” demekle yetinmiyor, doğrudan meydan okuyor.

Puan tablosunda Fenerbahçe ile omuz omuza, lider Galatasaray’ın hemen arkasında yer alan bu takım; sadece futbol oynamıyor, karakter koyuyor. Sahadaki mücadele ile tribünlerdeki inanç birleştiğinde ortaya sıradan bir başarı değil, güçlü bir hikâye çıkıyor.

Milli aranın ardından oynanacak o büyük karşılaşma ise adeta sezonun kırılma noktası olacak. Trabzon’da oynanacak o 90 dakika, kaderi yeniden yazabilir. Ancak unutulan bir gerçek var: Bu şehir baskıyı kabul etmez, baskıyı kurar. Şimdi zamanı geldi… İnancı büyütmenin, sesi yükseltmenin zamanı. Çünkü bu fırtınanın dindiğini sananlar yanılıyor. Asıl fırtına şimdi başlıyor.

PAMUK ELLER CEBE AKYAZI AYAĞA!

Bilet pahalıymış… Bu cümle, büyük hayallerin en ucuz bahanesidir. Yıllardır daha dar bütçelerle, daha sessiz imkânlarla devlere kafa tutan bir takım var bu şehirde. Adı Trabzonspor. Hikâyesi inatla yazılmış, emeğiyle büyümüş, alnı açık bir mücadele destanı.

Şimdi sıra tribünde. Şimdi sıra o çok konuşanların değil, çok inananların zamanı. Şampiyonluk yolu, sadece sahadaki 11 kişinin koşusuyla değil; tribündeki binlerin yüreğiyle açılır. Akyazı dediğin yer beton değil, inançtır. Ses vermezsen susar, omuz vermezsen düşer.

Kimse kendini kandırmasın. Bu maç “izlenecek” bir maç değil, “yaşanacak” bir maç. Pamuk eller cebe girecek, o koltuklar dolacak.
90 dakika susmayacak bir şehir, 90 dakika pes etmeyecek bir takım yaratır. Çünkü bazı maçlar oynanmaz… Kazanılır.

“GOL SUSAR, AUGUSTO KONUŞUR”

Trabzonspor’da bazı oyuncular vardır; sahada sadece koşmaz, kaderi de sürükler. Augusto tam olarak o isimlerden biri. Onuachu’nun gölgesinde başlayan hikâyesi, bugün gol tabelasında kendi ışığını yakmış durumda. Çünkü bazı oyuncular fırsat bulur, bazıları ise fırsat yaratır. Augusto ikinci grupta. Top ayağına geldiğinde telaş yok. Vuruşlarında acele yok. Ama sonuç hep aynı: gol ya da gole giden yol. Bu takımda alternatif çok olabilir ama bazı isimlerin alternatifi olmaz. Augusto o sınıfa çoktan geçti. Sahada olduğu sürece rakip savunma diken üstünde, taraftar ise umut dolu. Futbol bazen rakamlarla anlatılır ama bazı gerçekler istatistiğe sığmaz. Augusto’nun hikâyesi de tam olarak böyle… Sessiz başlar, yüksek sesle devam eder.

GREVET NİHAT

Bazı insanlar vardır…
Hayatın içinden sessizce geçerler ama bıraktıkları iz yıllar geçse de silinmez. Çocukluğun en temiz sayfalarına yazılmış bir isim gibi kalırlar hafızalarda. Rahmetli Ali Nihat Usta da bizim için işte öyle bir isimdi.

Biz onu yıllarca “Gri Nihat” diye hatırladık. Meğer yıllardır yanlış söylemişiz… Aslında lakabı “Grevet Nihat” imiş.

Geçtiğimiz hafta Burhan Genç abimiz telefonla aradı. Kısa ama çok hoş bir sohbet ettik. Sohbet sırasında, Necmiatispor’un emektar isimlerinden rahmetli Nihat abinin lakabının “Gri” değil “Grevet” olduğunu anlattı. Meğer bu lakabın da çocukluk yıllarına dayanan güzel bir hikâyesi varmış.

“Boztepe İlkokulu’nda okuduğu yıllardı… O zamanların okullarının ayrı bir düzeni, ayrı bir havası vardı. Hepimiz siyah önlük giyer, yakamıza bembeyaz yakalık takardık. Her sabah okul bahçesinde sıraya dizilir, güne öyle başlardık. O günler hâlâ gözümün önünde.

Nihat bizden yaşça küçüktü. Alt sınıfta okurdu ama çoğu zaman bizimle takılırdı. Çocukluk işte… O yaşlarda yaş farkının hiçbir önemi yoktu. Arkadaşlık yeterdi.

O da siyah önlüğüyle okula gelirdi ama bir farkla…

Bizim yakamızda beyaz yakalık olurdu, onun yakasında ise kravat vardı.

Tabii çocuk aklı, merak ederdik. “Nihat, bu kravat kimin?” diye sorardık.

O da hiç düşünmeden, kendine has o rahatlığıyla: “Dayımın greveti.” derdi. İşte o gün o kelime Nihat’ın kaderine lakap oldu. “Grevet” dediği kravat yüzünden o günden sonra adı Grevet Nihat kaldı. Her sabah okul bahçesinde toplanır, ona takılmadan duramazdık:

“Naber Grevet Nihat?”

O da sadece gülerdi…
Ne kırılırdı ne alınırdı. Çünkü o günlerde takılmak da sevmenin bir başka yoluydu. Bizim en yakın arkadaşlarımızdan biri de Ruhşen İsagiller, yani herkesin bildiği adıyla Baba Ruhşen’di. Necmiati’de futbol oynardı. Yaşı kırklara gelmiş olmasına rağmen sahaya çıktığında gençlere taş çıkartırdı.

Nihat ondan daha küçüktü ama aralarındaki dostluk yaş hesabı bilmezdi. Aynı mahallede büyüyen insanların arkadaşlığıydı bu… Samimiydi, içtendi, gerçekti. Bugün dönüp baktığımızda insan daha iyi anlıyor…

Çocukluğun en kıymetli tarafı aslında o küçük hatıralar.
Bir kravat… Bir lakap… Bir sabah şakası… Yıllar geçiyor, insanlar birer birer göçüp gidiyor ama o günler kalıyor. Rahmetli Ali Nihat Usta şimdi hatıralarımızın en temiz yerinde duruyor. Sanki hâlâ bir okul bahçesinde, siyah önlüğünün yakasında kravatıyla gülümsüyor. Ve biz hâlâ içimizden sesleniyoruz: Selam olsun sana… Grevet Nihat. Allah rahmet eylesin. Mekânı cennet olsun.