“Yağmuru seviyorum” diyor insan…

Ama ilk damla düştüğünde şemsiyesini açıyor.

“Güneşi seviyorum” diyor…
Ama güneş yüzünü gösterince gölge arıyor kendine.

“Rüzgârı seviyorum” diyor bu kez…
Ama rüzgâr esmeye başlayınca penceresini kapatıyor.

Ve sonra birine dönüp, “Seni seviyorum” diyebiliyor.

İşte tam da bu yüzden korkuyor insan.

Çünkü biz sevmeyi, katlanmadan öğrendik.
Beğenmekle sevmeyi karıştırdık.
Hoşumuza giden şeyleri sevgi sandık, zor tarafına gelince geri çekildik.

Bugün herkes seviyor…
Ama kimse yağmurda ıslanmak istemiyor.
Kimse güneşte yanmayı göze almıyor.
Kimse rüzgârın savurmasına izin vermiyor.

Oysa gerçek sevgi;
Islanmayı göze almaktır,
Yanmayı kabullenmektir,
Savurulmayı kabul etmektir.

Sevgi konfor alanında yaşanmaz.

Biz artık “iyi gün insanlarıyız.”
Her şey yolundayken yan yana duruyoruz.
Gülüşler varken omuz omuza veriyoruz.
Ama hayat sertleşti mi, ilk vazgeçilen yine insan oluyor.

Herkes güçlü görünmeye çalışıyor.
Kimse neden kırıldığını söylemiyor.
Kimse “yoruldum” demiyor.
Ve kimse gerçekten kalbini açmıyor.

Sosyal medyada mutluyuz.

Cep telefonunda daha mutluyuz, yanı başında çayın, gözün ekrandaki bir dizide,

Gelen bir tık sesiyle gülümseyebiliyor veya yüzümüzü ekşitebiliyoruz.

Kendimize yapılmasını istediğimizi ekrandaki bir sahnede görünce onu yaşamayı bekliyoruz,

Oysa o bir senaryo

Gerçek sevgi bir senaryo değildir
Fotoğraflarda gülüyoruz bazen.
Ama geceleri başımızı yastığa koyduğumuzda, içimizde sessiz bir boşluk konuşuyor.

En acısı da şu;

Ölülerin arkasından güzel sözler söylüyoruz.
Mezarlarına çiçekler bırakıyoruz.
Ama yaşayanların kalplerini talan ediyoruz.

Birbirimizi hayattayken sevmeyi beceremiyoruz.

Bir mesajı geç cevapladığı için siliyoruz insanı.
Bir yanlış, sözde bağları koparıyoruz.
En küçük fırtınada limanı terk ediyoruz.

Sonra da “Kimseye güven kalmadı” diyoruz.

Oysa sorun güven değil…
Sorun bizim kalmaya cesaret edemeyişimizdir.

Sevgi fedakârlık ister.
Sabır ister.
Susmanın da bir dili vardır aslında; kelimelerden daha ağır, daha gerçek.

İnsan bazen anlatmaktan vazgeçer çünkü anlaşılmamaktan yorulmuştur.

Birinin yanında sessizce durabilmek, onun acısına gölge gibi eşlik edebilmek, belki de sevmenin en saf hâlidir.

Ama bugün sevgi, sözlerin kolaylığına teslim edilmiş gibi…

Herkes dilinin ucunda taşıyor o iki kelimeyi, fakat yüreğinde taşımaya cesaret edemiyor. Çünkü sevmek; sabretmektir, kalmaktır, anlamaya çalışmaktır…

Oysa çoğu, sadece iyi günlerin misafiri olmayı tercih ediyor.

Bu yüzden insan, en çok da “seviliyorum” dediği yerde ürperiyor.

Çünkü geçmişin yaraları, bugünün sözlerine şüpheyle bakmayı öğretiyor.

Bir zamanlar sıcacık sandığın bir kalbin, nasıl da bir anda soğuyabildiğini gördüğünde, artık hiçbir “seni seviyorum” eskisi gibi masum gelmiyor.

Fırtınaya yakalanınca kaçanların, en küçük zorlukta vazgeçenlerin sevgisi; aslında hiç var olmamış gibi dağılıyor.

Ve insan anlıyor ki, gerçek sevgi gürültü yapmaz…

Gitmez, eksilmez, saklanmaz.

Ama en çok da yokluğunda değil, var olduğunu sandığın anda bıraktığı boşlukla üşütür insanı.

Sonuç olarak;

Bazen susmayı, bazen anlamayı,
Bazen de sadece yanında durmayı.

Bugün herkes sevdiğini söylüyor.
Ama kimse sevmek gibi sevmiyor.

İşte bu yüzden korkuyorum.
Biri çıkıp “seni seviyorum” dediğinde.

Çünkü yağmurdan kaçanların,
Güneşten saklananların,
Rüzgâra kapı kapatanların sevgisi, ilk fırtınada terk ediyor insanı.

Ve insan en çok da sevildiğini sandığı yerde üşüyor.