Diyeceksin ki, “Taktın şu istifaya!” Evet taktım! Kim ki yaptığı, yaşadığı her olaya önce Yunus Emre’nin; “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme, Seni sıygaya çeken bir Molla Kasım gelir” mesajını alarak bakmaz!
Yetmedi;
“Hararet hardadır, sac da değildir.
Keramet baştadır, taç da değildir.
Her ne arar isen, kendinde ara.
Kudüs’te (bunda), Mekke’de (şunda), Hac’da (onda) değildir” uyarısı ile ilk önce özeleştiri yaparak hareket etmeyi, yola çıkmayı tercih etmez ise, bende habire “İstifa eden yok. Aynı havadan dem vurup yola devam eden çok” der dururum!
Yetmedi, beni kesmedi!
Türk Dil Kurumu’nun Türkçe’nin lügatından istifa kelimesini ya kaldırmasını, ya da anlamını tam tersi ile değiştirmesini talep etmeyi de aralıksız sürdürüm!
Neden mi?
Baksanıza ne fonda, ne futbolda, ne de siyasetteki başarısızlıklarda istifa eden yok, ama içlerinde çiçekle “Yola Devam” mesajı alıp, koltuğa çakılan çok!
NAİM HOCA’dan…
O ki, ehliyetsizliğe ve liyakatsizliğe rağmen, ahaliye güldürecek kadar kürsüden inmemekte ısrar edenlerden dem vurduk, bugün vefatının 27’inci yıldönümü olan Erzurum’un Nasreddin Hocası, nam-ı değer Naim Hoca’nın, Naim Gölleroğlu’nun (1925-1999) kıssadan hissesi ile devam edelim.
Naim Hoca bir gün vaaz ederken, cemaatte sürekli olarak söyledikleri hakkında gülüşmeler olunca dayanamaz ve şöyle der:
-“Gülün oğlum gülün! Berber Naim’den Hoca, sizden de cemaat olursa daha çok gülersiz!”
MEKKE ANTLAŞMASI, ARTAN HUSİ SALDIRISI…
İster “Ortadoğu” denilsin, ister “Arabistan Yarımadası”, isterse de “Müslüman Ülkeler…”
Söz konusu İslâmiyet ve O’nun böğrüne hançer gibi saplanmış duran İsrail’in “Vadedilmiş Topraklar” sayarak kana buladığı coğrafya olunca ne derse de!
Bin bir türlü değil, şeytanın bile aklına gelmeyecek her türlü oyunun, görünenin bile tam tersi bir amaç için işlendiği coğrafya…
O yüzden bu coğrafya da olup bitenleri anlamak da zor, anlatmak da!
Ya “Şeytanın avukatlığını” yapacak, ya da zaman zaman “Öküzün altında buzağı” aramayı da tercih edeceksin ki, işin içinde çıkabilesin!
Ya da anlama ve anlatma işini sağlam ve sağlıklı bir şekilde yapabilmek için en azından Hüsnü Mahalli’ye başvuracak, O’nun yaşanan olayları kaynak göstererek yaptığı, tamamına yakını da gerçek olan tespitlerini ve gelecek için tahminlerini takip edeceksin…
İlk önce de “Ortadoğu’da Diktatörler”, sonra da “Ortadoğu’da Büyük Tiyatro” adını vererek coğrafya da olup-bitenleri derleyip toparlayıp, kitaplaştırdığı eserleri okuyacaksın…
Okuyunca da göreceksin ki, 7 Ağustos 2026’da “Mekke Ortak Savunma Anlaşması” diye adlandırılan ama “Mekke İttifakı” olarak da zikredilen işbirliğinin ardından Husilerin, Suudi Arabistan’a olan saldırılarının neden arttığını, nasıl ve gerçekte kimler tarafından yapıldığını düşünmeye başlayacaksın.
Başlayınca da, İsrail’in yer aldığı coğrafya da söz konusu ittifak içinde şimdiye kadar Suudilerle gizli gizli değil, açık açık yaptığı işbirliklerini görüp, nerede ise Kutsal Topraklar’a da uzatılmasına çalışan saldırıların gerçekte kimler tarafından, kimleri tezgahın içine çekmek için uygulamaya konmaya başladığını az da olsa anlayacaksın.
O ki anlamaktan dem vurduk, kalple buğz etmeye eşdeğer olan “Şiddetli Kınama” korosuna, ittifakında son açıklaması ile “Husiler tarafından Suudi Arabistan'a karşı gerçekleştirilen mevcut düşmanca saldırıları en güçlü şekilde kınamaktadır” diyerek katıldığını da hatırlatmaz isek eksik bırakmış oluruz!
Bir de geçmişin aksine bugün niye mi böyle oluyor?
NAİM HOCA’dan…
Onunda cevabını yine Naim Hoca’dan alalım:
Naim Hoca, bir gün Lala Paşa Camii’nde vaaz ederken; “Müslüman aklın başında seslen! Buradan kimler geldi, kimler geçti? Baksa ki Berber Naim, Lala Paşa kürsüsünden vaz edir. “He eyvah eyvah! Dudular, gumrular, bülbüller getti! Gargara kalan dünya!” demez miydi?
KISSADAN HİSSE
Kanunları Çiğneyenlere…
Hak ve hukuku bertaraf ederek, kenara iterek, adalet terazisinin ayarını kendi çıkarları için bozup çiğneyenlere ve de bu gibileri mazur ve masum görenlere kıssadan hisse hesabıyla ithaf olunur.
*
Amerikan Yüksek Mahkemesi eski baş hakimlerinden John Marshall kitaplığındaki en üst raflardan bir kitaba bakmak ister. Tavanla birleşen kitaplarına ulaşabilmek için merdivene tırmanır.
Aradığı kitapta en üst raftadır. Diğer kitapların arasında sıkışmış olan aradığını çeker. Çekmesiyle birlikte de raflardaki tüm kitaplar başına düşer ve kendini yerde bulur.
Patırtıyı işiten hizmetçisi telaşla koşup gelir. Hakimi yerde odanın her tarafına saçılmış kitaplar arasında, moraran, ağrıyan yerlerini şaşkın şaşkın ovalarken bulur.
Baş hakim Marshall hayret ve şaşkınlıkla kendisine bakan hizmetçisine; “Böyle olacağı belliydi. Yıllarca kanunlar çiğnedim. Şimdi de kanunlar beni çiğneyerek öç aldı” der.
PALAMUT 250, PARSİYON 500 PALAMUT 50, PORSİYON YİNE 500!
Önceki hafta “Döner Kebap Moloz’da 220, Meydan da 420” yazdığım için, “Meydan da kiralar kaç para biliyor musun?” sorarak aradaki yüzde 100’e yaklaşan farka mazeret bulmaya çalışanlar olmuştu.
Hadi şuna da bulun bakalım:
Palamut ilk çıktığında tanesi 200-250 lira idi. Balık lokantalarında ise porsiyonu 450-500 lira…
Son günlerde palamut 50 liraya kadar düştü, ama aynı yerlerde porsiyon fiyatı yine 450-500 değil mi?
Neden diye sormayacağım!
10 yıl önce Trabzon’dan İzmir’e giden ve 10 günlük bir tatil için Trabzon’a gelen bir arkadaşımın beyanı aynen şöyle:
“Trabzon hem Türkiye’nin en pahalı, hem de fiyatların farklı olup, kontrolsüzlüğün havada uçuştuğu bir şehir!”
Hem vicdan, hem de kanun ayarı bozuk bir halde!
Var mı itirazı olan? “Hayır öyle değil” diyebilen!
YİNE FINDIK İÇİN…
Diyeceksiniz ki, “Yine mi fındık!”
Ne yapayım?
Tek başına, tek kuruş ithal girdisi olmadan bu ülkeye son yılların ortalaması ile yılda 2 milyar doların üzerinde döviz kazandıran.
4-5 milyar dolar olabilecek iken!
500 bine yakın ailenin az veya çok geçim kaynağını oluştururken!
Karadeniz’in kırsalını da evsiz barksız bıraktırmayan bir dünya ürünü olunca gel de yazma bakayım!
Ama bu sefer ben yazmayacağım.
Bana gönderilen ama kimden geldiğini altına not eylemediğim bir görüşü paylaşacağım.
*
Artık Dolar kurunun baskılanmasının sonucu piyasa yoruluyor.
Bugün fındık piyasasında yalnızca TL bazındaki fiyatı konuşmak yeterli değil. Asıl bakmamız gereken, bu fiyatın dünya piyasasında karşılığının ne olduğudur.
TMO fiyatı karşılığı piyasa aktörleri ve sanayiciler kabuklu fındıkta 250 TL bandından alım gerçekleştirdiğinde, mevcut kur seviyeleriyle birlikte hesaplandığında kabuklu fındığın dolar bazındaki karşılığı neredeyse 5 dolar seviyesinin üzerine geliyor. (Masraflar Hariç)
Burada sektör açısından önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Bizim aldığımız fiyat kaç dolar?
Peki. Dünya pazarına satabildiğimiz fiyat kaç dolar?
Çünkü fındık ticaretinde önemli olan yalnızca hangi fiyattan alım yaptığımız değil, o ürünü hangi fiyattan ve ne kadar satabildiğimizdir.
Kurun yurtiçi maliyetler ve fındık fiyatıyla birlikte değerlendirilmediği bir ortamda TL bazında yüksek görünen fiyatlar, ihracatçı ve sanayici açısından döviz bazında ciddi bir maliyet oluşturabiliyor.
Bu durum devam ettiğinde yüksek maliyetli Türk fındığının uluslararası pazardaki rekabet gücü ve talep açısından baskı oluşturması kaçınılmaz bir tartışma haline geliyor.
Fındıkta sürdürülebilir bir piyasa için yalnızca “Kaç TL?” sorusunu değil, “Kaç dolara satabiliyoruz?” sorusunu da sormamız gerekiyor…
Çünkü sektörün geleceğini belirleyecek olan, sadece aldığımız rakamlar değil; satabildiğimiz rakamlar ve sürdürülebilir talep olacaktır.
GÜNCELLERİN KISSALARI…
İlk sözümüz; “Bin yıl yaşasan dünyanın işi bitmez.”
Nasıl mı?
Kıssadan hisse:
İnsanların karınca yığını gibi dolaştığı İstanbul’da çoğu kişinin yanından geçerken, “Her nefs ölümü tadacaktır” gerçeğini unuttuğu için “Bekleme gelmeyeceğim. Kara kuyulu Karacaahmet” diye boşuna söylendiği, Karacaahmet Mezarlığı’nda Bektaşi mezar taşına yaslanmış, kafayı çekiyormuş.
Tam o sırada mahalleden tanıdığı birinin yoldan geçmekte olduğunu görünce seslenmiş; "Hey gel! Bir kadehte sana vereyim."
Arkadaşı; “Git be adam. Hem içersin, hem de mezarlıkta” diye hiddetlenmiş.
Bektaşi; “Yahu gel. Tamam içme. İki çift lâflayalım” diye ısrar etmiş.
Arkadaşı, Bektaşi’nin yanına gitmemek için direnip durur. Bektaşi ise habire edermiş.
En sonunda, arkadaşı; “Bırak beni acele gitmem lazım. İşim gücüm var. Onları bitirmem gerekiyor” diye bağırmış.
Bektaşi bunun üzerine; “Dur; bana bak.”
Adam; “Baktım ne oldu?”
-Arkama bak.. Ne görüyorsun?
“Mezar taşları. Mezarlar.”
-Kim var bu mezarlarda?
“Kim olacak. Ölen insanlar.”
Bektaşi, adama derin derin baktıktan sonra; “Sen bunlar işini gücünü bitirdi de mi, buraya geldiler sanıyorsun?"
*
İkincisi, “Hazineler kazansan kefene cep dikilmez.”
Bir köyde, yemeyip içmeyip sürekli para biriktiren ve biriktirdiği tüm altınları köyün dışındaki eski bir ağacın köküne gömen yaşlı bir adam yaşarmış. Bu adam, biriktirdiği paradan tek bir kuruş bile harcamaz, ne kendine ne de ailesine bir iyilikte bulunmazmış. Tek mutluluğu, birkaç günde bir gizlice ağacın yanına gitmek, toprağı kazıp altınlarını saymak ve onları seyretmekmiş.
Bir gün, köyün uyanık hırsızlarından biri yaşlı adamı takip etmiş. Adamın toprağı kazıp altınları sevdiğini, sonra tekrar gömüp gittiğini görmüş. Yaşlı adam oradan ayrılır ayrılmaz hırsız ağacın dibini kazmış, tüm altınları torbasına doldurup kayıplara karışmış.
Ertesi gün yaşlı adam altınlarını sevmek için tekrar ağacın başına gelmiş. Toprağı kazdığında bomboş bir çukurla karşılaşmış. Adam çılgına dönmüş; saçını başını yolmaya, feryat figan ağlamaya başlamış. Onun bu acınası halini gören bilge bir köylü yanına yaklaşmış ve ne olduğunu sormuş.
Yaşlı adam ağlayarak, "Tüm birikimim, yıllarca yemeyip içmeyip biriktirdiğim altınlarım gitmiş! Mahvoldum, hiçbir şeyim kalmadı!" diye haykırmış.
Bilge köylü, adamın parayı hiç harcamadığını ve sadece bakıp sevdiğini bildiği için ona şu unutulmaz dersi vermiş:
"Dostum, madem o altınları hiç harcamayacaktın, ha orada altın durmuş ha bir avuç taş... Git şimdi o çukura altın yerine birkaç tane taş koy ve her gün gelip o taşları say. Senin için hiçbir şey değişmeyecektir. Çünkü harcanmayan, faydaya dönmeyen parayla sokaktaki taş arasında hiçbir fark yoktur."