Söz konusu fındık olduğunda başta kendini fındığın sahibi yerine koyanlar (ama sadece söz ile) olmak üzere öyle lâflar ediliyor ki, ister istemez, “Mantıklı, akla yatkın veya akıllı bir insanın yapacağı türden olmayan işleri, durumları ya da kararları tanımlamak” için kullanılan “Akıl kârı değil” deyimini hatırla bakayım!
O kadar çok ben diyeyim “saçmalayan”, siz söyleyin, “Gerçeklerle bağdaşmayan” birileri desin, “Ağzına geleni konuşan” var ki, lâfın nereye gittiğinden, ne anlama geldiğinden bile bihaberler!
Şimdi biliyorum az çok okuyanların, “Çok zamandır fındıktan söz etmiyordun. Ne oldu? Kim kızdırdı seni?” diye düşündüklerini tahmin ediyorum.
İnanın kızmak ile ilgisi yok. Ders alınacak nitelikte yaşanan onca gelişmeye ve gidişe rağmen halâ, “Dediğim dedik, çaldığım düdük” ısrarından vazgeçmeyenlerin beyanlarını görünce, “Bu nasıl iştir?” diye kendi kendime sorduğum soruya cevap bulamayıştan kaynaklanıyor isyanımı satırlara dökmek!
Nasıl dökmeyeyim ki?
Rekoltenin düşük olduğu yılda (geçen sene), “Bizim fındığımızı almak zorundalar, hem de bizim kabul edeceğimiz fiyattan” diyenlerin tam tersi bir sezon yaşandı.
Onu geçtik, bu yıla geldik!
Fındık bir öncekinden daha fazla oldu. Gene gerçeklerle örtüşmeyen söylemler piyasada değilse bile medya da cirit atıyor!.
Ama önceki gün, aslında bu işi “biliyorum” diyenlerin içinden az da olsa kabul görmesi gerekenlerden biri, “Üreticinin kadere bir yabancı firmaya bırakılamaz” başlığı attığı açıklamasını okuyunca, “Bırakmayın kardeşim! Onun aldığını satabileceğiniz sanayici, ihracatçıyı bulun. Size bulmayın diyen mi var?” demekten gel de geri dur bakayım.
Hele hele benim gibi, yarım asırdır fındığı her aşamada didikleyerek haber yapan veya yazı yazan birisi iseniz.
Hatırlıyorum da, ilk yıllarda 60-70 ülkede alıcı bulan Türk fındığını, ihracatçıların elinde çanta ile diyar diyar gezerek 130-140 ülkeye satılır hale getirmelerine şahitlik etmiş iseniz, halâ “Eski hamam, eski tas”, ya da “Eski kafa” diyerek üzülüp de geri dur bakayım!
Nasıl iştir ki, “üretilenin değeri ve ederi, tüketilmesine göredir” gerçeği bir türlü hatırlanmadan hareket edilir. Fiyatın belirlenmesinde de talep gerçekliği göz ardı edilir.
İNSAN ve ÜLKE GERÇEĞİ…
Önce, modern psikolojinin babası olarak da adlandırılan Simund Freud’un şu sözünü hatırlayalım:
“İnsanlar yavaş yavaş inanmamayı, güvenmemeyi, sevmemeyi ve kronik şüpheci olmayı öğrenir. Bu gerçekleştiğinde artık ne yazık ki çok geçtir. İnsanların “Tecrübe” dediği şey budur. Kalbiyle bağlantısını kesmiş bir insana “Tecrübeli” denir.”
Ondan sonra da, bunun tespitin söz konusu Türk toplumu olması halinde katmerli bir hale geldiği gerçeğini söylemek lazım.
Öyle ya, inanmamak, güvenmemek, sevmemek, kronik şüpheci olmaktan dem vurulup, bunu da ülke ve millet olarak örnek verilmesi istenirse, en başa Türkiye ve Türk toplumunu yazmak, gerçeğin tespitinden başka ne olabilir ki?
Bu gerçeği tespit etmek için televizyonlara bakmak yeterlidir.
Saat 19.00’da başlayan ve her türlü asayiş olaylarının yer aldığı haberleri dinlemek…
Çoğun da “baktığı ve sahiplenildiği yere göre olanlara söz verilen” televizyon programlarına bakmak…
Siyasetin tepesinde “Genel Başkan” diye yer alanların, bildiklerini okudukları beyanatlara kulak vermek…
İnanmamak, güvenmemek, sevmemek yetmez!
Bunlara korkmak, endişe etmek, karamsar olmak gibiler de eklenebilir.
Ve de bunlardan uzak kalmanın yolları da…
Yani gündemden uzak kalabilmek…
O ki, insan olarak yaşlanmanın ötesinde etrafından olup bitenlerden olumsuz etkilenmekten de söz ediliyor ise, “Bundan kurtuluş nasıl olacak?” sorusuna da insan olarak cevap bulmaktan başka çare var mıdır?
Yoktur!
Tam bu konuyu irdeleyip, satırlara dökerken, bir dostum farklı bir konudan söz ederken “Gündemden uzak kalmak” demez mi?
İyi de, “Bu nasıl olacak?” diye de sormadan edemedim.
Soruya cevap beklerken, yanı başımda Gun Fınley’in, “Vazgeçebilmek” adlı kitabına gözüm ilişmez mi?
İlişince de, “Geride bırakmak için önce bağlanıp kalmanın artık işe yaramayacağını kavramamız gerekir” tavsiyenin altını siyah kalemle çizdiğimi fark ettim!
TRABZON’DA SANATÇILAR, SANAT SOKAĞINA…
“Sanat sanat için mi, yoksa sanat toplum için midir?” sorusunun cevabı, sanatın sıra dışı kişiliklerden vücuda geldiği gerçeği ile
Bendeki cevabı hazırdır:
“Sanat sanat içindir.”
Sanatı sanat için yapanlarda, topluma farklılıklar sunmuş olacakları için, ardından sanata değer veren halk da kazanım sağlamış olacaklardır.
Onun içindir ki, mevcut mekanlarından, yuvalarından kapı dışı edilseler de, Faruk Özak Ağabeyimizin tarifi ile “Metrekaresine en fazla sanatçı ve spor düşen kent” olan Trabzon’da sanat var olmaya devam edecektir.
Haa binaların içinde, ha sokakta!
Sokaktan söz etmiş iken, önceki gün hem meslekte, hem Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nde birlikte çalışma şansını elde etmiş olduğum Ziyad Nemli’nin (1929-1990) adının verildiği Trabzon Müzesi’nin arasındaki sokakta sanatın değil ama, oturaklar ile çay içenlerin hakimiyetinin olduğunu görünce içim “cız” etmedi değil!
Sonra da, “Buraya sanatçıların elinin ve etkinliklerinin değmesi gerektiği de…” aklıma gelmeden edemedi!
Benden dile getirmesi, sanatçı dostlarımızdan da, hatta Gazeteciler Cemiyeti’nden etkinlikler ile bu sokağı adına yakışır hale getirmeleri…
FIKRALAR DA ANLATIYOR, AMA ANLAYABİLENE!
Fıkralar ait oldukları toplumları kâh güldürüp, kâh düşündürüp, kâh da "anlayana sivrisinek saz" hesabıyla tarif ederler.
Kimisi geçmişten günümüze, kimisi bugünden geçmişe seyahat eder, kimisi de "geçmiş geçmiştir, gelecek gelecektir, bugün ise gerçektir" diyerek bugünü anlatırlar.
Bazen Temel olurlar, bazen de Teyo Pehlivan olup, içimizde gezinip dururlar. Hemi de taa içimizde. Nasreddin Hoca misali..
"Yıllar önce de 40 yaşındaydım demiştin" diyenlere Nasreddin Hoca'nın cevabı; "Er olan sözünden dönmez. Yıllar sonra da sorsanız yine aynı" olmuş.
DÜNDEN BUGÜNE
İkisi de Yorgunluk Yapıyor, Ama...
Bir yanda Akıllı; diğer yanda Akılsız
İkisi de birbirinden çok farklı; gittikleri yol, uyguladıkları yöntem, gösterdikleri davranış. Ama sonuç ikisi içinde aynı: Yorgunluk. Siz buna, “farklı yaşamların sonucu da aynıdır: ölüm” diyebilirsiniz.
Yorgunluğa giden yolların farklılığını şu iki atasözü çok net ortaya koyuyor.
Biri; “Akıllı tez Kocar.”
Diğeri; Akılsız köpeği yol kocatır.”
Birinin anlatmak istediği; “Akıllı güç işlerle uğraşır. Çok düşünüp taşınır, fikren yorulur. Zihinsel yorgunluk da çabuk yıpranmaya ve ihtiyarlamaya yol açar.”
Diğerinin ise; “İyice düşünüp, planı programı yapılmadan girişilen bir işin sürekli eksikleri çıkar. Bunları tamamlamak, giderek işi sonuçlandırmak birçok yorgunluklara ve zaman kaybına yol açar.”
Sonuç: Tercih sizin…