Geçen gün Adnan Sağlam ağabeyimizle karşılaştık. Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası yönetiminde yer aldığı süreçte hemen hemen her gün karşılaşır idik. Şimdilerde arada bir!

Ama her arada o kadar çok “hayatın içinden” deyip, sözcükleri az ama anlamı çok o kadar gerçeği dile getiriyor ki!

Günümüzde; “Kantarın topuzunun kaçtığını” söyleyince, acele edip, deyimin “Bir işte ölçüyü kaçırmak, aşırı gitmek ve dengeyi yitirmek” anlamına geldiğini unutup, “Hangi kantarın?” diye sormadan edemedik.

Adnan Sağlam’da, “Hadi senin anladığın kantar olsun” diyerek ben diyeyim “Geçmişten günümüze”, siz söyleyin “Eski-Yeni” Türkiye ikileminde şu mukayeseyi dile getirdi:

“Bizim dönemimizde ticaret yaparken alım-satımlarda kullandığımız kantar için babam günde en az 4-5 kez, ‘Kantarım ayarını kontrol et, bozulmasın’ derdi. Biz de kontrol ederdik. Şimdilerde ise ‘kantarın ayarını kontrol et’ denildiğinde, bu işi o kadar çok ‘kantarın ayarını bozmak’ için icra edenler var ki!”

Sayın Sağlam, bu örnek yetmezmiş gibi bir de, “Eskiden mahallelerde, köylerde bir iki yanlış adam vardı. Herkes ‘Aman dikkat’ diyerek onları işaret ederlerdi. Şimdi ise ‘doğru adamlar’ parmakla aranır oldu!”

BAYRAMDAKİ SATIR ARASI…

Yarım asırlık arşivimizin büyük kısmını, “Söz uçar yazı kalır” gerçeğinden hareketle yazılı mevkuteler ve kitaplar oluşturuyor.

Zaman ve mekân tanımaksızın, “Kulaklarımızın duyduğuna inanmayıp, gözümüzün gördüğünün de yarısına inanarak” olabildiğimiz, becerebildiğimiz kadar haktan yana, doğruya ve gerçeğe kalem oynatmaya çaba gösterdiğimizin de belgeleri ile yıllar sonra karşılaşmak hoş bir şey…

Acı olan tarafı yok mu?

Olmaz olur mu?

Mesela ben diyeyim “Yanlışta”, siz söyleyin “Günahta” ısrarın aynı kafa ile sürdürülmesi gibi.

Örnek olsun diye Trabzon Gazeteciler Cemiyeti’nin “Bayramdan Bayrama Yayın Organı” olan Bayram Gazetesi’nin 28 Temmuz 2014 tarihli sayısındaki “Satır Arası” köşemizi aynen paylaşıyorum.

DÜNDEN BUGÜNE

Yenişafak’tan “Bir söz de...”

6 Ekim 2005’de “Satır Arası”na konu eylemişiz.

Ne mi değişmiş?

Pek bir şey değiştiği yok gibi!

İşte o satırlar:

Amerika’nın Büyük Ortadoğu Projesi hesabına ve İsrail adına, Ortadoğu coğrafyasında sözde özgürlük (!), demokrasi (!) ve insan hakları (!) adına kan dökmeyi sürdürmesine ve İslam’ın kutsal mabetleri ile aylarını “yok” sayarak hareket etmesine Dünya seyirci kalıyor.

“Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır” hadisini bilen ve ne demek olduğunu anlayanlar ise her zaman olduğu gibi susmuyorlar.

Yenişafak Gazetesi’nin Dış Haberler Müdürü, Trabzonlu İbrahim Karagül gibi:

Genç meslektaşımız İbrahim Karagül, “Ve bir söz de İslamcılara” başlıklı yazısının son bölümünde muhataplarına şöyle sesleniyor:

“Aslında ABD değil de Rusya ya da Çin olsaydı böyle susar mıydınız? Taliban dediniz. El Kaide dediniz. Bir ülke işgalini içinize sindirdiniz.

Halâ susuyorsunuz! Bugünkü direniş, Rusya’ya, ya da başka bir ülkeye karşı olsaydı ayağa kalkmayacak mıydınız?

Peki şimdi neden susuyorsunuz? Zihinlerimizi yoklayalım. Aslında ne inandığımıza ibretle bakalım!”

ÇÖPLÜĞE ÇİÇEK YOLLAMAK!

Çiçekler, genelde güzelliklerin, has işlerin, başarıların, mutlulukların olduğu yerlere gönderilir.

Tabii, az da siyah ile donatılarak üzüntülerin yaşandığı yerlere, cenazelere, mevtalara gönderilenler hariç.

Zaten ahirete göç edenlerin de çiçekleri görme şansları da olmuyor ya, neyse!

Ama burası Türkiye!

Etkili ve yetkili, selâhiyet sahibi sıfatıyla bulunduğu yeri çöplüğe çevirmiş olanlara da çiçek yollanır mı? Yollanır!

Sanırım; “Yıkmaya, yakmaya, çöplüğe devirmeye devam et! Ben de arkandayım” mesajını iletmek için!

Nerelere mi?

O kadar çok ki! Güncel olanları da siz araştırın, bulun…

FINDIKTA; DOĞUDAN BATIYA, TÜRKİYE’DEN DIŞARIYA…

İstanbul Ticaret Borsası Meclis Üyesi Başkanı Çetin Topaloğlu, katıldığı bir televizyon programında Türkiye’deki gerçeğe parmak bastı.

Ve dedi ki: “Doğu Karadeniz'de engebeli arazi, parçalı tarım alanları ve yüksek maliyetler nedeniyle fiyatlar üreticileri yeterince memnun etmedi. Batı Karadeniz'de ise yüksek verim ve elverişli koşullar nedeniyle fiyatlar daha olumlu karşılandı.”

Sayın Topaloğlu’nun, “Doğu’dan Batı’ya” diyerek dile getirdiği gerçeği, “Türkiye’den diğer üretici ülkelere” diyerek devam ettirip, “Hem satıcılar, dolayısı ile hem de alıcılar tarafından diğer ülkelerdeki fiyatlar Türkiye’dekinden daha olumlu karşılanıyor” diye tamamlasak kim çıkıp itiraz edebilecek?

Haa; edenler olmaz mı?

Söz konusu “Türkiye’de fındık üretim ve ticareti” olduğunda gerçeği görme yerine geçmişe takılıp kalarak, ham hayallerden vazgeçmeyenler olduğu müddetçe tabi ki itiraz edenler olacaktır.

Ama ne hazin, ne acıdır ki bu takılıp kalanlar ve itirazlar Türkiye adına artı oluşturmada hiçbir işe yaramayacak, aksine kaybın devamına çanak tutmayı sürdürecektir! Rakamların da gösterdiği gibi…

TDK’ya öneri: İSTİFA kaldırılsın!

Türkçe’nin lügatındaki bazı kelimeler, günümüzdeki karşılıklarını yitirdikleri, yani teori ile pratik arasında bırakın uçurumu, tamamen zıtlık oluştuğu için ya kaldırılması, ya da anlamlarının yeniden tanımlanması gerektiği kanaati taşıyorum.

Bunlardan biri zamanlar Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Vakfı’nın kısa tanımı olan FAK-FUK-FON’un, günümüzde kalan kısmı FON’ için yapılan tariftir.

Bir diğeri de, Türk Dil Kurumu lügatında; “Bir çalışanın kendi isteğiyle işten ayrılması” anlamının tek kelimedeki karşılığı olan “istifa”dır. Genelde de uygulama, başarısızlık ya da görevi lâyıkıyla yerine getirmeme, getirememe ile yapılır.

Ama Türkiye’de böyle bir tercih ile istifa eylemek zor yapılır. Hatta “istisnalar hariç” sayılırsa hiç yapılmaz.

O nedenle, Türk Dil Kurumu’na, “Ya bu kelimeyi lügatten kaldırın. Ya da Türkiye’de geldiği anlamı yeniden yazın” önerisi getirmek gerekiyor. Ben de getiriyorum!

KISSADAN HİSSE

Bitmeyen ihtiras, doymak bilmeyen para aşkı, dizginlenemeyen hırsın, insanı nerelere taşıyacağına en güzel örneklerinden biridir.

Aklından zoru olanların tedavisindeki mesleğinin ustası, hocaların piri, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi’nin kurucusu “Masar Osman” lakaplı Mazhar Osman Usman’a çok iyi tanıdığı birisini sormuşlar.

Mashar Osman anlatmış:

“Öğrencimdi, doktor oldu. Arkadan asistan, sonra doçent, profesör, ordinaryüs profesör. Vali, Belediye Başkanı derken; yetmedi siyasete atıldı. Milletvekili, bakan oldu. Sonra paraya pula boğuldu! Harunlaşmak için çıktığı yolda karunlaştı. Ama ne mevkiler, ne de karun olmak onu tatmin etmeyecek. Sonra sümme haşa ilahlığa soyunacak. Ondan sonra da onu tedavi için bana getirmeye kalkacaklar. Bu tedavi olur mu?

ÜÇ ÖZELLİKTEN İKİSİ…

Bir yerden alıntı yapmış, ya da “En yüksek medeniyette bile en büyük ayrıcalık olan okuma” adına bir kitaptan not eylemişiz.

*

Derler ki Tanrı insanlığa özgü üç özellik yaratmış.

Dürüstlük, akıl ve siyasi irade.

Ama kimseye ikiden fazlasını vermemiş.

Dolayısıyla;

Eğer dürüst ve akıllı iseniz, siyasetçi değilsiniz.

Eğer dürüst ve siyasetçi iseniz akıllı değilsiniz.

Eğer akıllı ve siyasetçi iseniz dürüst değilsiniz.