Doğal gazın gelişmiş, kömürün ise gelişmekte olan ülkeler için geçerli belge sayıldığı günümüzde Trabzon’u hem limanı, hem de vadisinde olup bitenlerle hangi kategoriye koymak lazım?

Gelişmiş, hatta gelişmekte olan ülkelerde şehirlerin içindeki limanların sosyo-ekonomik tesisler ile tamamen kamuya açıktır.

Geri kalmış, 3. Dünya ülkelerinde ise tam tersi şekliyle, yani Trabzon’daki gibi.

Yani kamuya kapalı, kömüre açıktır!

Hem de, çevresindeki kamuyu, şehirde yaşama kurallarını hiçe sayarak olumsuz etkileyecek kadar.

Söz konusu “Yaşanacak Şehirler” sıralaması olduğunda, nasılsa üst sıralarda yer buldurulan Trabzon için bu konuda sözü hiç uzatmaya, evelemeye-gevelemeye gerek yok.

Trabzon kömür ile ilgili bu haliyle 3. Dünya ülkesinde bile 3. sıradaki bir şehirdir.

O ki şehrin göbeğindeki limandan dem vurduk olması gerekeni bir kere daha zikretmekten imtina eylememek gerekir.

O da, yeni bir yük limanı inşa edilip, Trabzon Limanı’nın da tamamen kamuya açık hale getirilmesidir.

KTÜ’DE İİBF’DE TEORİ-PRATİK İŞBİRLİĞİ…

İktisadi İlimler Akademisi olarak kurulan ve ilk dekanlığını da geçen hafta vefat eden Prof. Dr. Yusuf Yazıcı’nın yaptığı günümüzün KTÜ İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nin (İİBF) mezunlarının kurduğu derneğin buluşmasına refakat ettik.

Her ne kadar mezunu olmasak da, kuruluşundan günümüze kadar hem haber yapıp, hem de çeşitli organizasyonlarında yer aldığımız için fakülteden biri sayılır olduk.

2003’de de ismi var ama etkinliği olmayan İşletme ve Ekonomi Kulübü’nü de danışmanlığını yaptığım Trabzon Ticaret Borsası ile işbirliği protokolü yaparak harekete geçirmenin çabası içinde olduk.

Fena işler de yapmadık! Şöyle ki kulüp bünyesinde ve özellikle de yönetimde yer alan öğrencilerin hemen hemen tamamı etkin ve aktif görevlerde yer aldılar, alıyorlar.

Buluşmaya katılan KTÜ Rektörü Prof. Dr. Hamdullah Çuvalcı’nın “Diğer fakültelerde örnek alsın” diyerek davet yaptığı konuşmasında, teori ile pratiği birleştirmenin kaçınılmazlığından söz etmesi üzerine İİBF’de bunun hazır ve uygulamada olduğunu hatırladım.

Çünkü teorileri öğrenen öğrencileri bir çatı altında toplayan İşletme ve Ekonomi Kulübü ile okulu bitirip iş hayatında yer alanların, yani pratiğe geçenlerin oluşturduğu KTÜ İİBF Mezunları Derneği bir araya gelerek, paylaşıma geçmişlerdi bile!

Ne diyelim? Darısı diğer fakültelerin, tüm öğrencilerin başına…

Bu arada mezunlar derneğinin de başında, geçmişte kulübe başkanlık eden Lokman Erçin’in yer aldığını da hatırlatırsak, teori ile pratik işbirliğinin en güzel örneğine işaret etmiş oluruz değil mi?

TEK MİLLET, YA DA BÜTÜNLÜĞE İSRAİL GÖLGESİ…

Söz konusu Türkiye-Azerbaycan olduğunda en çok kullanılan ifade, “Tek Millet, İki Devlet” olmuştur, oluyor.

“Azerbaycan ile Türkiye bir bütündür” diyenlerde vardır.

Olan değil belki ama olması gereken de budur.

Neden “Olan değil” dedim?

Son yıllarda, hele hele son zamanlarda Azerbaycan’ın İsrail ile olan yakınlaşmaları, işbirlikleri ve destekleyici beyanları olmaması gerekirken, maalesef “olanlar” hanesindedir. Bunu açık açık da ortaya koyuyorlar zaten.

Hem de, İsrail’in en büyük hasmı olan komşusu İran’da 30 milyonu aşkın Azeri Türkü’de yaşıyor olmasına rağmen.

Eeee, biz Türkiye olarak söz konusu İsrail olduğunda tam tersi tercihler içinde, doğru tarafta değil miyiz?

Tartışılıyor olsa da öyleyiz.

O zaman çok söylenen, şu sözde bir yanlışlık yok mu?

“Bir şeye eşit olan iki şey birbirine eşittir.”

Yanlışlık olmaz olur mu?

İşte, “Tek millet” sayıp, “Bir bütün” kabul ettiğimiz Azerbaycan ile olan durum.

DÖNÜŞÜMDE ÖNCELİK MEKÂNLARA DEĞİL, İNSANLARA!

Kentsel dönüşümün mimarlarından etkili ve yetkili birisi ile, Boztepe’den Trabzon’a bakarken, “Beton yığını gözüken Trabzon’a bir deprem lazım” dediğimde, “Murat bey. Hiç değilse insanlar içinde olmasın” diye karşılık vermişti.

Ben de “Bu binalar kendi başlarına dikilmediler. Bunları insanlar kurdu” diyerek ironi yapmıştım.

Ama ironi, ama başka bir şey!

Ancak söz konusu “dönüşüm” olduğunda dünden bugüne, bugünden yarına gerçekler çok farklı.

O da, kentler için söz konusu “dönüşüm” edildiğinde, buna mekânlardan başlamak en doğru olan değil!

Doğru olan dönüşüme kentlerde yaşayan insanlardaki zihniyette başlamaktır!

Çünkü her işin başı, ya da her yanlışın başı insan olduğuna ve bu yapılarda geçmiştekileri zihniyeti ile yapıldığına göre, bunu bir “dur” demek lazım.

“Dur” diyerek önce kentlerin nasıl inşa edilmesi, buralarda nasıl yaşanması gerektiği, geçmişteki zihniyetle bir arada olunamayacağı insanlara öğretilmesi, onlarında kabullenmesi gerekiyor.

Yoksa binaları, mekânları dönüştürmek, hatta fiziki gelişmeler gerçek manada medeni olmak değildir.

Medeni olmakta insan ilişkileri çok önemli olduğuna göre, şu gerçeği bir kere daha yazmadan edemeyeceğim.

“Köylerde bir kilometre ötesi yakın, şehirlerdeki apartmanlarda ise bir kapı mesafesi uzaktır.”

Ezcümle, kısaca medeniyet eşyalarla ve mekânlarla değil, insanlarla tarif edilir.

KISSADAN HİSSE

Para sesi…

Bir grup arkadaş her gün geçtikleri caddeden aşağıya doğru yürümeye başlarlar. İçlerinden biri, o sırada şehrin bitmek bilmeyen korna sesleri, inşaat gürültüsü ve kalabalığın uğultusu arasında aniden durur.

"Bir ağustos böceğinin sesini duyuyorum," der.

Diğerleri şaşırır, etrafı dinler ama hiçbir şey duyamazlar. "Bu gürültüde bir böceğin sesini duyman imkânsız, herhalde kulakların çınlıyor," diyerek gülüşürler.

Ancak o arkadaşları ısrarcıdır. Kaldırımdaki binalardan birinin duvarını saran sarmaşıklara doğru yürür, yaprakları aralar ve gerçekten de orada küçük bir ağustos böceği bulur.

Arkadaşları hayretler içinde kalır: "Senin insanüstü kulakların olmalı! Bu gürültüde bunu nasıl başardın?"

Adam gülümser ve "Hayır, kulaklarım sizinkilerden farklı değil. Her şey neye değer verdiğiniz ve neye odaklandığınızla ilgilidir," der. Arkadaşları inanmayınca, "Bakın, size kanıtlayayım," diyerek cebinden küçük bir metal bozuk para çıkarır ve kaldırıma fırlatır.

Bozuk paranın betona çarptığı o incecik "çın" sesi yükselir yükselmez, o devasa şehir gürültüsünün içinde, en az yirmi metrelik bir yarıçaptaki tüm insanlar aniden durur, adımlarını yavaşlatır ve ceplerini kontrol ederek yere bakmaya başlar.

Adam arkadaşlarına döner ve şöyle der:
"Gördünüz mü? Herkes sadece duymaya hazır olduğu, hayatta değer verdiği şeyi duyar. Siz paraya odaklandığınız için paranın sesini; ben ise doğaya odaklandığım için böceğin sesini duydum."

DÜNDEN BUGÜNE

Fiskobirlik Genel Müdürü Başol’dan…

Bundan tam tamına 20 yıl önce yine fındıktan sez etmiş, 45 yıl öncesinde yapılan ancak bugüne de sirayet eden tespiti hatırlatmışız.

İşte o satırlar.

*

Zamanın Fiskobirlik Genel Müdürü, daha sonra Adalet Partisi’nden Ticaret Bakanlığı’da yapan Halil Başol’un Temmuz-1971 tarihli birliğin aylık yayın organı ÇOTANAK Dergisi’nin 9’ucu sayısında yer alan “1971 Ürününün Düşündürdükleri” başlıklı yazısının son bölümü:

“Bol mahsul yıllarında depolarımızda kalan stokların eritilmesi ümidini gelecek yılların düşük rekoltesine bağlamak mümkün olmayacaktır.

Bu sebeple pazarlama politikası üzerinde çok daha ciddiyetle durmak ve uzun vadeli bir program çerçevesi içinde soruna çözüm yolu aramak zorunluluğu karşısında bulunmaktayız.”