Mektepli-Alaylı ikilisi ile birlikte yarım asır önce içine daldığımız Basın Dünya’sında 51’inci yıla girdik. Yazdıklarımız, Yaşadıklarımız ve Kıssalardan Hisseler’i de çeyrek asırdır harmanlayarak gazete köşelerinden eksik olmadık.
Sonra, “En yüksek medeniyette bile en büyük ihtiyaç olan kitaptır” gerçeğinden hareketle sütunlara Satır Arası diyerek sıkıştırdıklarımızı derleyip toparlamanın çabasına 2024’de başladık.
“Her telden çalan” ve “ara nağmeler yapan” birisi olduğumuz için önceliği yazdıklarımıza ve yaşadıklarımıza verdik.
Satır Arası serisinin ilk kitabını da “Mezar Taşındaki Çizginin Şerefine” adını vererek çıkardık.
Şimdi sırada, “Oy Fındığım Fındığım” var. Kısmet ise onun sırası bu yıl.
50 yılına şahitlik ettiğimiz, gerideki kısmını da kitaplardan belgelerden öğrendiğimiz fındıkta 5N-1K ile muhabirlik yaparak olabildiği kadar derleyip toparlayacağız.
O ki Bir Kitap kısmında bugün Mezar Taşındaki Çizgi’den söz eyledik. O tek çizginin ne ifade ettiğini bir kere daha paylaşalım. Paylaşalım ki, hayat denilen zaman kavramının içine sokulmuş sürenin hiç de uzun olmadığını anlayıp, ona göre saf tutalım.

Kaçıncı kadeh için ayağa kalktığını hatırlamakta zorluk çekiyordu.
Tanrı’dan başlayan ve masadaki en son kişi için kalkan kadehler saatlerdir yuvarlıyordu!
Volga Nehrine bu kadar alkol karışsa nehir yatağını bile şaşırdı diye geçirdi içinden! Gün ortasında, Gürcistan sofrasında başlayan içki dolu yarenliğin, son kadehle geride kaldığına kanaat getirmişti ki, Stalin bıyıklı Gürcü general tekrara ayağa kalktı.
Şaşırmıştı! “Kimse kalmadı k! General kimin için kadeh kaldıracak?” diye zihnini yormaya başlamıştı.
Generalin gür ve tok sesiyle söylediklerini, kısık sesle tercüman dile getirirken, sarhoşluğu gitmeye başlamış, kafasına balyoz inmiş, çöl sıcaklığında bunaldığı bir sırada kutup buzulları arasına sıkışmış kalmış gibi hissetti kendini.
General, “Son kadehim, mezar taşlarına kaldırıyorum. Mezar taşında iki tarih vardır. Birisi doğum, diğeri ise ölüm tarihidir. Ben kadehimi mezar taşlarında yazılı iki tarih arasındaki çizgiye kaldırıyorum.” dedi.
Buz kesip, dondu kaldı. “İki tarih arasındaki çizgi”yi düşündü. Hayattı bu! Ve de kadeh hayatın, yani bir insan ömrünün şerefine kalkmıştı. “Hayat denilen fanilik için bu kadar bir tanım başka nasıl yapılabilirdi ki” diye dedi kendi kendine.
DÜNDEN BUGÜNE
Şiddetin taşeronu medya olursa!
Destekçisi de şeytan olur.
24 Mayıs 2012’de bu başlığı atarak, ben diyeyim “Şapkayı önümüze koymuş”, siz söyleyin, “Acı gerçeği masaya yatırmışız!” Ya da “Aynaya bakmışız.”
Söz konusu şiddet olunca da, o günden bugüne yani aradan geçen 14 yılda “Çok şey değişmemiş” diyemeyeceğiz, çünkü şiddet katlanarak artmış, her yeri kaplamış. Hem de akıl, izan çerçevesine sığmayacak kadar.
Yazıyı da “Herkes eteğindeki taşları döksün” beklentisi ile yazmışız.
Okuyun değerlendirin. Bakın çok şey değişmemiş mi?
Türkiye’de:
Sözlü ya da fiili, şiddetin olmadığı yer yok.
TBMM’den siyasi partilere,
Spor salonundan futbol sahasına,
Camiden cem evine,
Sokaktan eve,
Hastaneden postaneye,
Öğretmenden doktora,
Temel’den Dursun’a,
Ayşe’den Fadime’ye,
Bebekten anneye,
Gençten ihtiyara,
Homoseksüelden metroseksüele!
Ve de ön kötüsü ekranlardan sayfalara, yani medyaya!..
Edip Akbayram’ın türküsüne düştüğü gibi; “Dört yanımı sardı müfreze (şiddetin) kolu.”
Anlayacağınız, “Binmişiz (ya da bindirilmişiz) bir alâmete, gidiyoruz kıyâmete!”
Türkçesi; “Şiddetle yatıyor, şiddetle kalkıyor, şiddetle sevişiyoruz.”
*
Sözümüz şiddetli!
Şutumuz şiddetli!
Elimiz şiddetli!
Kafa vuruşumuz şiddetli!
Duruşumuz da!
Vuruşumuz da!
Bakışımız da!
Sevişimiz de!
*
Bebelerimiz, kızlarımız, kadınlarımız da!
Karılarımız, analarımız, ninelerimiz de!
Futbolcumuz, teknik direktörümüz, kulüp başkanımız da!
Hakemimiz, seyircimiz, gözlemcimiz de!
Bakanımız, başbakanımız, genel başkanlarımız!
Hocamız, şeyhimiz, pirimiz, üstadımız!
Muhabirimiz, sayfa çizerimiz, yazı işleri müdürümüz!
Yazarımız, çizerimiz, yorumcumuz!
Gazetemiz dergimiz!
Radyomuz televizyonumuz!
Twitter, facebook, internetimiz!
Telefonumuz, mesajımız!
***
En kötüsü; topyekün medyamız!
Unutulanı hatırlatan;
Şiddeti bilmeyenin gözünü açan, aklına sokan, elini harekete geçiren!
“Bak böyle de olabiliyor, vurulabiliyor, kırılabiliyor” i ballandıra ballandıra, evire çevire anlatan, yazan çizen medyamız!
Ama medyadan da beterleri yok mu?
Var! Hem de zehirli bal gibi var!
***
Toplumu yönetenler, yönlendirenler!
Medyaya düşmeden kötü gerçeği göremeyecek kadar olup bitenden bihaber olanlar!
Toplumun “önde gidenler” diye tarif ettiği, ama akıl ve amelleri ile geriden gelenler!
***
Uzun sözün yol gösteren kısası; Yunus Emre’den;
“Giderdim gönülden kini,
Kin tutanın yoktur dini.”
Son söz de bizden:
“Şiddetin taşeronu şeytanın yoldaşıdır.”
KISSADAN HİSSE
O kadar kolay olsa idi…
Hükümet üyelerinden biri savaşta uyguladığı taktik nedeniyle Napolyon Bonapart’ı eleştirdikten sonra parmağını harita üzerinde gezdirerek; “Önce şu bölgeye gelerek burayı almalıydınız. Sonra karşıya geçerek şurayı ele geçirmeliydiniz, daha sonra ise…” diyerek parmağını koşturup durur!

O ana kadar bakanı sessiz bir şekilde dinleyen Napolyon daha fazla dayanamayarak şöyle der:
“Evet, haklısınız! O bölgeler parmakla alınabilselerdi, ben de dediğiniz gibi yapardım!”
İSRAİL’İN ANLAYACAĞI DİL…
Konu dönüp-dolaşıp Ortadoğu’da zulüm imparatorluğu İsrail’e gelince, başta Netanlahu olmak üzere “Anlayacakları Dil” mevzuu bayağı tartışılıyor, su kaldırıyor.
Hürriyet Gazetesi’nde Fuat Bol imzası ile “İsrail’in Anlayacağı Dil” başlıklı yazısını gazeteden kesip masanın üzerine koymuşum.
Bir göz atayım dedim ve yazarın Ziya Paşa’nın;
“Nush (nasihat-öğüt) ile uslanmayanı etmeli tekdir,
Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir.” vecizesi ile başladığını fark ettik.
Ardından da yazarın; “İsrail’i durdurabilecek tek şey, yani Netanyahu’nun anlayabileceği tek dil kötektir. En hafif şekliyle, yaptıklarını, öldürmelerini ve yakıp yıkmalarını misliyle kendisine iade etmektir. Terör devleti İsrail’in başkaca anlayabileceği bir lisan yoktur.” önerisinin yer aldığını fark ettik.
Öneriyi okuyunca önce, “Kim tutuyor sizi” demek, ardından da defalarca yinelediğimiz, “Kötülüğe karşı önce eliniz, sonra diliniz ile müdahale ediniz. Olmazsa kalbinizle buğz ediniz. Kalp ile buğz da imanın en zayıfıdır” hadisini tekrar hatırladık.
Ve başta İslâm Alemi olmak üzere insanlığın, Gazze’deki katliamları “buğz” içinde seyretmeye devam ettiği gerçeğini…
Ama “İsrail’e anlayacağı dilden cevabı hadi hep birlikte verelim” diye öneri yapıldığında; “Benim başka işim var” diyerek cihat yerine ricatı tercih edenlerin de hiç de az olmadığına da hep birlikte şahitlik etmedik mi?
Halâ devam eden bu hâl de bana Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’deki başka bir sözünün ilk satırını yine hatırlatmadı değil:
“Onlar ki, lâf ile verirler dünyaya nizâmât.”
Yani; “Onlar lâf ile dünyaya nizâm vermeye, düzene koymaya çalışırlar.”
