Bundan tam üç yıl önce, 6 Şubat’ın o dondurucu sabahında sadece binalar değil, bir toplumun hafızası, güveni ve geleceği de sarsıldı. Kahramanmaraş merkezli 7.7 ve 7.6 büyüklüğündeki iki ana deprem; Hatay başta olmak üzere Adıyaman, Gaziantep, Malatya, Osmaniye, Adana, Diyarbakır, Şanlıurfa, Kilis ve Elazığ dahil tam 11 ilimizde XI (Aşırı Şiddetli) seviyesinde bir yıkıma neden oldu.

Modern tarihin bu en ağır sınavında, milyonlarca hayatın aynı anda nasıl bir enkaza dönüştüğüne tanıklık ettik. Bugün, 2026 yılının eşiğinden geriye dönüp baktığımızda; branda koridorlarından yükselen o ilk çığlıkların, yerini vakur ama yorgun bir yeniden inşa sürecine bıraktığını görüyoruz.

Bundan tam üç yıl önce, 6 Şubat’ın o dondurucu sabahında sadece binalar değil, bir toplumun hafızası, güveni ve geleceği de sarsıldı. Geride kalan bin günü aşkın sürede, bölge adeta dev bir şantiye ve rehabilitasyon merkezine dönüştü.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı ile TOKİ koordinesinde Hatay genelinde binlerce konut teslim edildi. Türkiye Tasarım Vakfı (TTV) gibi yapılar, şehrin tarihi dokusunu koruyarak yeni bir kimlik kazandırmak için mimari projeler geliştirdi.

Türkiye Psikiyatri Derneği ve çeşitli gönüllü ağları, akut dönemden bugüne binlerce depremzedeye psikososyal destek sağladı. AÇEV ve benzeri kurumlar çocukların eğitimine odaklanırken, yerel yönetimler altyapıyı modernize etmek için yoğun mesai harcadı.

Psikolojik Boyut

Binalar dikmek, yolları onarmak teknik bir süreçtir; ancak ruhlardaki o "ikincil travma" hala çok taze. Araştırmalar, bölge halkında gelecek kaygısının hala belirgin olduğunu gösteriyor. Bir dönem çadır hastanelerin o dar koridorlarında sadece birer "numara" olan hayatlar, bugün yeni bir düzen kurmaya çalışıyor. Ancak toplumsal hafızada hala şu soru asılı duruyor: "Gidenlerin boşluğu, yeni binalarla dolar mı?"

Bir psikolog olarak o dönem sahadaki çadır hastanede gönüllü görev alırken gördüğüm şuydu İnsanlar sadece ekmek ya da battaniye beklemiyordu; onlar, "Beni duyuyor musun?" diyen bir sese, tutunacak bir ele ihtiyaç duyuyordu. Bugün şehirler yükselirken, o günkü dayanışma ruhunu betonun soğukluğuna kurban etmemeliyiz.

Çünkü Hatay’ı ve diğer illerimizi asıl ayağa kaldıran şey sadece demir ve çimento değil; o enkazın ortasında birbirimizin nefesi olma çabamızdı.

Aradan geçen zamana rağmen o koridorlar, o hikâyeler hala dün gibi taze...



Sanatın İyileştirici Gücü

Bazen bir melodi çalar ve siz olduğunuz yerden kilometrelerce uzağa, belki de yıllar öncesine gidersiniz. Sanat, sadece bir boş zaman aktivitesi değil; ruhun kendi kendini onarma biçimidir. Bir şarkının “Seni anlıyorum” demesi, beyindeki limbik sistemi aktive ederek yalnızlık hissini azaltır. Müzik ve sanatla kurulan bağ, sadece estetik bir zevk değil, sinir sistemimiz üzerinde doğrudan bir düzenleyicidir.

Bilimsel araştırmalar, sanatla uğraşmanın veya nitelikli bir esere maruz kalmanın stres hormonu olan kortizolü %25 oranında düşürdüğünü gösteriyor. Özellikle "Aesthesis" olarak adlandırılan estetik algı süreci, beyinde ödül mekanizmasını tetikleyerek dopamin salınımını artırır. Bu durum, anksiyete ve depresyon semptomlarının hafiflemesinde, ilaç dışı bir destekleyici olarak literatürde sıkça vurgulanmaktadır.

Ruhunuzun sıkıştığını hissettiğinizde bir fırçaya veya bir notaya tutunmak, duygularınızı somutlaştırarak onları yönetilebilir kılar. Örneğin, dışa vuramadığınız bir öfkeyi sert fırça darbeleriyle tuvale dökmek veya melankolinizi bir şarkıda bulmak, duygusal boşalımı (katarsis) sağlar. Sanat, kelimelerin bittiği yerde başlayan en kadim terapi yöntemidir.

Acıkan Mideniz mi, Ruhunuz mu?

Eliniz pakete gittiğinde durun ve kendinize şu soruyu sorun: “Şu an neyi yutmaya çalışıyorum?” Duygusal yeme, aslında bir baş etme mekanizmasıdır; öfkeyi, üzüntüyü veya içimizdeki o tanımlanamayan boşluğu gıdayla doldurma çabasıdır. Genellikle yüksek karbonhidratlı ve şekerli gıdalara yönelmemiz tesadüf değildir; bu besinler beyinde geçici bir mutluluk hissi yaratan serotonin salınımını tetikler.

Nörobiyolojik olarak, yoğun stres altında beyin "savaş ya da kaç" moduna girer ve bu sırada salınan ghrelin (açlık hormonu), tokluk hissini baskılar. Yapılan çalışmalar, insanların %75'inin fiziksel açlık çekmedikleri halde stresli anlarda yemek yediğini gösteriyor. Bu bir irade sorunu değil, sinir sisteminin kendini yatıştırma çabasıdır; ancak bu yatıştırma yöntemi uzun vadede suçluluk duygusuna ve yeni bir stres döngüsüne yol açar.

O an kendinize, “Şu an beni ne üzüyor?” veya “Kafamı neye taktım?” diye sormak, beyninizi otomatik pilottan çıkarıp bilinçli bir farkındalığa (mindfulness) taşır. Cevap mideyse doyarsınız; ancak cevap duygularsa hiçbir yemek o boşluğu doldurmaz. Duygularınızı çiğnemek yerine onları anlamlandırmayı seçtiğinizde, yeme atağının 15-20 dakika içinde sönümlendiğini göreceksiniz.

İradesizlik mi, Yoksa Disiplin Eksikliği mi?

Çoğu zaman kendimizi "iradesiz" diye etiketleyip pes ederiz. Oysa irade, bir kişilik özelliği değil, tıpkı bir kas gibi kullanılan ve yorulan bir kaynaktır. Sosyal psikolojide "Ego Tükenmesi" (Ego Depletion) olarak bilinen teoriye göre, gün boyu zor kararlar veren veya duygularını bastıran bir bireyin, akşam olduğunda diyetini bozma veya spora gitmeme olasılığı çok daha yüksektir. Çünkü irade deposu gün sonunda boşalmıştır.

Önemli olan iradenin anlık gücü değil, disiplinin sürekliliğidir. Disiplin, motivasyonun olmadığı günlerde sizi yataktan kaldıran sistemdir. Beyin, alışkanlıkları bazal ganglionlar bölgesinde depolar; bu da demektir ki bir davranışı disiplinle tekrarladığınızda, o artık bir "karar" olmaktan çıkıp "otomatik bir eylem" haline gelir. Bu sayede her seferinde irade kullanmanıza gerek kalmaz.

Değişim, bir gecede gelen bir kahramanlık değil; her gün küçük bir adımı, o an canınız istemese bile atma becerisidir. Örneğin, her gün 1 saat spor yapma hedefi yerine 15 dakika kuralıyla başlamak, beynin direnç mekanizmasını kırar. Disiplin, bugünkü geçici istekleriniz ile gelecekteki kalıcı hedefleriniz arasında kurduğunuz en sağlam köprüdür.

Arkadaşlığın Raf Ömrü Her Veda Bir Kayıp Değildir

Masallarda ve filmlerde arkadaşlıkların sonsuza dek sürdüğü, "kan bağı olmayan kardeşlik" olarak anlatılır. Ancak gerçek hayatın dinamiği farklıdır; arkadaşlıkların da bir "raf ömrü" olabilir. Sosyolog Robin Dunbar'ın araştırmaları, insanın bilişsel olarak yönetebileceği sınırlı sayıda sosyal bağı olduğunu (Dunbar Sayısı) ve hayatımıza yeni insanların girmesi için bazen eskilerin çıkması gerektiğini belirtir.

İnsanlar hayat evrelerine göre değişir; öncelikler, değer yargıları ve yaşam tarzları farklılaşabilir. 20'li yaşlardaki ortak ilgi alanlarınız, 40'lı yaşlarda bir anlam ifade etmeyebilir. Biten bir arkadaşlığı "başarısızlık" olarak görmek yerine, o ilişkinin hayatınızdaki görevini tamamladığını kabul etmek bir duygusal olgunluk göstergesidir. Bazı insanlar hayatımıza sadece bir ders öğretmek veya zor bir dönemi atlatmamıza eşlik etmek için girerler.

Ömürlük dostluklar çok kıymetlidir, ancak her arkadaşlığın sonsuza kadar sürmemesi sizi "vefasız" ya da "yalnız" yapmaz. Uzmanlar, sağlıksız veya tek taraflı hale gelmiş ilişkileri sürdürmeye çalışmanın kronik strese yol açtığını vurguluyor. Vedalaşmayı bilmek, kendinize olan saygınızı korumanın ve yeni, daha uyumlu bağlara yer açmanın ilk adımıdır.

Sosyal Medya ve 15 Yaş Sınırı

Türkiye'de gündeme gelen 15 yaş altı sosyal medya kısıtlaması, sadece bir yasak değil, bilimsel bir gerekliliktir. Ergenlik döneminde beyin, prefrontal korteks dediğimiz mantıklı düşünme ve karar verme merkezini geliştirmeye devam eder. Bu bölge 25 yaşına kadar tamamlanmazken, ödül ve haz merkezi olan nükleus akkumbens çok daha erken aktive olur. Bu da gençleri dijital dünyadaki bağımlılık yapıcı mekanizmalara karşı savunmasız bırakır.

Araştırmalar, günde 3 saatten fazla sosyal medya kullanan gençlerin anksiyete ve depresyon riskinin iki kat arttığını gösteriyor. "Beğeni" butonunun yarattığı anlık dopamin vuruşları, henüz gelişmemiş bir beyinde kumar bağımlılığına benzer bir nörolojik yolak oluşturur. Ayrıca, dijital dünyadaki yapay güzellik standartları, gençlerin özsaygısını ciddi şekilde zedeleyerek beden algı bozukluklarına yol açmaktadır.

Bu kısıtlama, çocukları sosyal hayattan koparmak değil; aksine onları siber zorbalıktan, "yetersizlik" hissinden ve dopamin tuzaklarından korumak için bir "güvenlik kordonu" çekmektir. Gençlerin gerçek dünyada sosyal becerilerini geliştirmesi, yüz yüze iletişim kurması ve can sıkıntısıyla baş etmeyi öğrenmesi, zihinsel dayanıklılık (rezilyans) kazanmaları için hayati önem taşır.

Yapay Zeka ve Beyin Fonksiyonlarımız Tembelleşiyor muyuz?

Yapay zeka hayatımızı kolaylaştırırken, bilişsel yeteneklerimizi "paslanmaya" terk etme riski taşıyor. Beynimiz "Nöroplastisite" yeteneği sayesinde sürekli şekillenir; yani kullanılan sinir yolları güçlenirken, kullanılmayanlar zayıflar. Navigasyon kullanımı ile yön bulma yeteneğimizin zayıflaması gibi, düşünme ve analiz süreçlerini yapay zekaya devretmek de eleştirel düşünme kaslarımızı köreltebilir.

Bilişsel psikoloji alanındaki çalışmalar, bilginin hazır olarak sunulmasının "derin işleme" (deep processing) sürecini engellediğini gösteriyor. Kendi başımıza bir problemi çözmeye çalıştığımız da beyin birçok farklı bölgeyi aktive ederken, cevabı sadece bir bottan aldığımızda bu nöronal ateşleme gerçekleşmez. Bu durum, uzun vadede yaratıcı problem çözme ve sentez yapma yeteneklerimizin gerilemesine neden olabilir.

Teknolojiyi bir asistan olarak kullanmalı, ancak düşünme ve muhakeme yetkimizi ona tamamen devretmemeliyiz. Yapay zeka bizim için veri toplayabilir, ancak o veriden bir "anlam" çıkarmak ve "duygu" katmak insani bir yetidir. Kendi zihnimizin kaptanı kalmak ve beynimizi zorlayıcı zihinsel egzersizlerle canlı tutmak, dijital çağda zihinsel sağlığımızı korumanın anahtarıdır.