Ulaştırma ve Altyapı Bakanı Abdulkadir Uraloğlu’nun Ankara’daki Trabzon Günleri’nin açılışında yaptığı konuşma da sözü Trabzonspor’a getirip aynen şunları söylemiş:
“Trabzonlular olarak her daim dimdik dururuz; asla eğilmeyiz.
Eğilmeyiz diye bizi sadece sert sanmasınlar; mizahın da başkentiyiz.
Şehrimiz gibi Trabzonspor’umuz da farklı bir camiadır, farklı bir ruhtur.
Çünkü Trabzonspor bizim için bir futbol kulübü değil; koca bir şehrin atan yüreğidir. Trabzonspor işte tam da bu yüzden sadece bir takım değil; Trabzon’un dimdik duruşunun sahadaki en güçlü hâlidir.
O yürek attığı sürece Trabzon’un fırtınası da hiç dinmeyecektir.”
Ezcümle; doğrudur.
Ama ister istemez de, “Trabzonspor olmasa! Demek ki halimiz nice idi!” diye gönlümüze, aklımıza endişe de düşmüyor değil.
FINDIĞIN HAFIZASI GİTTİ…
Her ne kadar, işinde, aşında bilgi, fikir sahibi de olsa, bu dünyadan göçüp gittiğinde ahali arasında “Kimse yeri doldurulamaz” denilse de, bazen “İstisnalar kaideyi bozuyor.”
7 Nisan Salı günü vefatı ile cismen aramızdan ayrılan benim için, “Dostum SEBO”, ahali için “Fındıkta uzman Sebahattin Arslantürk” olan Adem oğlu ile ben diyeyim “Tek akılda”, siz söyleyin, “Tek bellekte” tepeden tırnağa fındıkla ilgili öylesine depolanmış bilgiler vardı ki!

Başsağlığı için mesaj gönderen sektörden ortak bir dostumuz tek cümle ile özetlemiş: “Fındığın hafızası gitti.”
Çoğunu da paylaşmıştık.
Ama yaşamışlıklarla bezendirip hafızasına kaydettikleri (önemli bir kısmı yazılı olarak elimizde olsa da) o kadar çoktu ki, “Sakın haa! Ben de öyle bir hafıza olmadığı için, umutlanmayın” diyorum.
FINDIK OYUNU SAHNEYE KONSUN!
İyi gücü kabahati başkasına aramak olanlar!
Dahası, mevcut şartları torbada değerlendirmeyi beceremedikleri için geleceği tahlil ve tahmin edemeyenler!
Hatta sektörü üretimden tüketime kadar bir bütün halinde değerlendirmek gerektiğini dahi bilmeyenler, anlamayanlar!
Ancak, buna rağmen lâflarından biri hep, “Fındıkta Oyun” olanlar yok mu?
Allah aşkına!
Senaristler bunlardan oyun konusunda da yararlanarak “Fındıkta Oyun Oynamak” adlı bir oyun yazsınlar. Prodüktörler de ama tiyatroda sahnelesinler, ama film haline getirsinler de, bu gibilerin “Oyun sevdası” biraz körelsin!
Valla, iş de yapar! Rayting de!
Oyuncular da zaten hazır!
TARİHİNİ YIKAN, AMA KADİMLİKTEN VAZGEÇMEYEN ŞEHİR!
Trabzon Ticaret Borsası Başkanı Eyyüp Ergan’ın, Ankara’daki Trabzon Etkinlikleri’n de verdiği demeçteki “Trabzon sadece fındık ve çaydan ibaret değildir” sözünü genelden çok özele indirgeyerek kendi penceremden değerlendirdiğim de, “Ben bile çay ile fındığı hep ilk sıradan yazıyorum” diyerek üzerime de aldım.
Ama genel anlamda da gerçek bu. Sayın Ergan’ın, “Trabzon bir kültür ve sanat şehridir” deyip de, “Geçmişe baktığımızda Türkiye’nin pek çok yerinde yok iken, Trabzon’da opera vardı” örneği ile pekiştirmesi ister istemez içimizi sızlatmadı değil?
Nasıl sızlatmasın ki?

Çok değil! Şunu şurasında 70 yıl öncesinde kentin göbeğinden yıkılan bir opera binasından bahsediyoruz. Avrupa’nın göbeğinde benzerleri 400-500 yıldan beri dururken.
Haa diyeceksiniz ki, “70 yıl öncesine gitmene gerek 15-20 yıl önce yıkılan asırlık binalar vardı. Halen de yıkılmaya devam edilenler de!”
Ne diyeyim?

Her kürsüye çıkanın ağzından eksik etmediği; “Kadim Şehir” söylemine rağmen yıkım bizatihi veya kaderi ile baş başa bırakılarak devam ediyor, ettiriliyor ise…
BASIN ATIŞMANIN ARACISI OLMASA…
Hiç uzatmaya, evirmeye-çevirmeye, hele hele içerisinden olduğumuz için basın adına kıvırmaya gerek yok!
İletişim araçları, yani gazete, televizyon, internet ve radyo hiç kimsenin, özellikle de siyaset erbabının karşılıklı atışma aracı değildir.
Atışma aracı olabilecek herkesin, her kuruluşun, örgütün bir sosyal medyası zaten var. Onun üzerinden yapsınlar.

Diyeceksiniz ki, soracaksınız ki; “Sen ne diyorsun? Kimi eleştiriyorsun? Atışanları mı? Yoksa ona aracılık edenleri mi?”
Sonra da; “İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır” sözünü hatırlatıp, “Birini eleştirmeden önce kişinin kendi cenahına bunu yapmasını” isteyeceksiniz!
Tamamen haklısınız!
Hadi bu gibiler, basına açıklamak yapmak için adeta biri diğerinin açıklama yapmasını dört gözle bekler haldeler.
Ama ya bu işe aracılık eder durumda olanlar!
İletişim araçlarının sorumluları, yetkilileri bu gibilere, adeta karşılıklı hesaplaşma haline getirdikleri açıklamalarına yer vermemeleri işin, mesleğin doğrusu…
Ama bu ülkede her şey o kadar bileşik kaplar misali birbiri ile iç içe girmiş ki, hani deveye sormuşlar ki; “Neden boynun eğri.” Deve de; “Nerem doğru ki” demiş ya! Bizimkisi o misal!
DÜNDEN BUGÜNE
Doğru karar, doğru sözle…
12 Nisan 2008’de, “Gerçekleri uygun kelimelerle dile getirmemek yanlış tartı ile doğru mal satmaya benzer. Yanlış tartı ile doğru mal satılmaz” ı hatırlatarak satırlara dökmüşüz.
Devlet adamı için, doğru yerde ve doğru zamanda karar alıp, bunu da doğru kelimelerle ifade etmek mutlak bir zorunluluktur.
Bu zorunluluğu bilmeyen, bilse de yerine getirmeyenler, önce Anadolu’da çok söylenen, “Oynamayacak gelin yerim dar dermiş”e örnek teşkil edercesine şikâyet ediyorlar.
Bunun için de, ellerine geçirdiklerini tepe tepe kullanarak sesleniyorlar.
Ancak, kullanırken, uygun kelimeleri seçemiyorlar.
Adeta, “Edebiyat yapıyorlar.”
Ancak, bu “edebiyat yapma” şekillerini de gerçek edebiyatçılar Türkçe’ye hiç uygun bulmuyorlar.
Sonra, da yanlış sözlerin faturasını başkalarına çıkarmaya çalışıyorlar, ya da inkâr ediyorlar!
Bu gibilere, Yunus Emre’de asırlar öncesinden, kendi özeleştirisi ile şöyle sesleniyor:
“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme,
Seni sıygaya çeken bir Molla Kasım gelir.”
Birol Öztürk’ten;
VOLKAN KONAK…
“Sevgili dostlar” Yıllarca sizi yalanla ve ekmekle beslediler. Ben size hiç yalan söylemedim. Bütün mesele bu! Hiçbir zaman yalan duygular beslemedim.”
Bir yıl önce cismen bizi terk eyleyen “Kuzey’in Oğlu VOLKAN KONAK”ı “En yüksek medeniyette bile kitap ve okumak ayrıcalıktır” doğrusunu iyi bilen Ordu’lu Birol Öztürk ilk paragraftaki sözleri ilk sıraya koyarak 256 sayfa ile kitaplaştırdı.

Ordu Ticaret Borsası Genel Sekreterliği vesilesi ile haşır neşir olduğumuz iyi yazan, dahası yazar Birol Öztürk kitapla ilgili Volkan Konak’ın sağlığında gerekenleri hazırlamış, ama öyle veya böyle vefatından sonraya kalmasına engel olamamıştı.
Siyah Beyaz Yayınları’ndan çıkan kitabın ön yüzünü paylaştık.
Arka yüzü ile şimdilik tamamlarken, Birol kardeşimizi koca koca tebrik edip, teşekkür edelim.

Arka kapak:
“Volkan Konak… Hepimizin bildiği haliyle Kuzeyin Oğlu…
O bir şövalye gibi yaşadı ve yine şövalye gibi öldü. Sahnede, kemençe ve horonlarla, coşarak ve coşturarak, hayranlarıyla, alkışlar arasında gitti…
‘Türküler beni hiç yanıltmadı’ diyen, dupduru bir su kadar temiz ve berrak yaşayan, Atatürk ile hesabı olanla işi olmayan bir devrimcinin hikayesidir okuyacağınız…
Birol Öztürk, “Volkan Konak’ın hikayesi yazılacaksa bu, bana verilmiş tarihi bir görevdir” diyerek iddiasını ortaya koyuyor…”
KISSADAN HİSSE
Soyuna ihanet eden keklikler…
Osmanlı Padişahlarından Dördüncü Murat, sık sık yaptığı gibi, yine tebdili kıyafet ederek, çarşı-pazar dolaşmaya başlamış.
Kuşçu dükkânın önünden geçerken, gözü içeriye ilişmiş. Avcılığa da meraklı olduğu için kekliklere bakmış. Bulundukları bölüme “tanesi bir akçe” yazıyormuş.
Hemen yanı başındaki büyük bir kafeste yer alan tek bir kekliğin üzerine ise “100 Akçe” yazılı olduğunu fark etmiş.
Sultan Murat merak etmiş, dükkân sahibine sormuş:
-Neden bunlar 1 akçe de, şu tek olan 100 akçe?
Kuşçu cevaplamış:

-Bu kekliği diğerlerinden ayıran bir özelliği var. Ötüşü adeta büyülü. Onun bu ötüşü diğer keklikleri etrafında topluyor. Avcılar da onun etrafına gelen keklikleri kolaylıkla yakalayıp, avlıyorlar.
Padişah, hemen kesesinden 100 akçe çıkarıp kuşçuya vermiş. Kafesin kapağını açıp kekliği almış ve bir hamle de kafasını koparmış.
Kuşçu dehşet ve korku içinde şaşkın şaşkın kekeleyerek sormuş:
-Padişahım, efendim; madem kafasını kesecektir, neden o kadar parayı verdin bu kekliğe? Yazık değimli bu kıymetli kekliğe? Şu tanesi bir akçe olan kekliklerden alıp kesseydin ya!
Padişah Murat kuşçuyu sert bir şekilde tersleyerek;
-Bu keklik kendi soyuna ihanet etmektedir. Akıbeti de bu olsa gerek!