“Dem Vurmak” dediğimizde ister istemez Mayıs ayının konusu olan yaş çay fiyatı akıllara geliyor. Ağustos gelince de fındık fiyatı sahne alıyor! Sanki fındık ve çayın tek sorunu fiyatmış gibi.

Tamam! “Paranın konuştuğu, bu yüzden den gerçeklerin sustuğu” bir zaman dilimini yaşıyoruz.

Tek geçim kaynağı olan üreticiler içinde fiyat önemlidir. Ama hem çay da hem fındıkta verim ve kalite sorunu önemli değil midir?

İki buçuk yaprak olması gerekirken, 7-8 santim uzunluğunda dalı ile toplanması yetmezmiş gibi, çay çöpü denilen artıkların karbonat ve glikoz ile bezendirilip, ekstrat ile kokulandırılıp, boya ile “5 dakikada demlenir” hale getirilerek halk sağlığını tehdit eder, sektörde de haksız rekabet yaratır hale gelinmesi fiyattan daha önemli değil mi?

Hakeza fındıkta dünya ortalamasının çok ama çok altında olan birim alandan elde edilen verimin arttırılarak alternatif olmaya çalışan ülkelerin dikimlerinin dolaylı olarak engellenmesi hiç mi gerekli değildir?

Hem çay da, hem fındıkta, sanırım bunlar önemli değil ki, sadece “indir fiyat, bindir fiyat” denilip duruluyor.

Hem de, bakanından, milletvekiline, üretici temsilcilerinden, sivil toplum yöneticilerine kadar, sadece fiyattan dem vuruluyor.

Vurun bakalım! Böyle vurursanız, bu ülkede sudan sonra en fazla içilen çayda denetim yapmayarak, sağlığa zarar vermeye ve sahtekarlığa çanak tutmayı sürdürürseniz, çok yakında ne gerçek manada yaş çay yaprağı, ne de o yapraklardan dürüstçe kuru çay üreten sanayici bulamayacaksınız!

Fındık mı? Her ne kadar halâ “en büyük üretici” isek de, böyle gider, tüm hesap kitap sadece fiyat üzerinden yapılırsa, sahip olduğumuz oranda giderek düşecek ve gün gelecek fındığı da, tıpkı bademi söken ülkelerin konumuna da düşebileceğiz.

Onun için, Tanrı bizi fındık ve çaya sadece fiyat üzerinden bakan ve zikir eyleyenlerden korusun! Çünkü üretilmeyen yerde neyin fiyatından dem vurulabilecek ki?

AĞZI OLAN KONUŞUR, KALEM BULAN YAZAR İSE!

En çok da bunu, mesleğimizde özellikle araştırmacı gazeteciliğin ustalarından rahmetli Uğur Mumcu’nun dediği gibi, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar” yapıyorlar ise!

Bu da yetmezmiş gibi aynı türden, “Yerde kalem bulanlar da kendilerini muharrir sanıyor” ise!

Para-pul, mal-mülk sahibi olma yolunda, “her yolu mubah sayarak” azamiliği tercih edenler daima; “Rabbena, hep bana” diyenler, “elde ettiklerinin esiri olduklarını görmüyorlar” ise!

Doktora gitmeye gerek yoktur!

Çünkü doktor bunlara, “Ne yaparlar ise yapsın, ne yerler ise yesinler” reçetesi yazacaktır!

BU DELİLİĞİN DE ÖTESİ!

Özellikle haberlerin manşetlerini “Katil İsrail” diye atıp, “Her kötülüğün başı İsrailoğulları, Yahudileri” görüp, Büyük Ortadoğu Projesi’ndeki “Büyük İsrail Devleti” hedefini bilip de, halâ İsrail’i yaptıklarından caydırabileceklerini (sözle de olsa) sananların ben diyeyim; “gaflet ve delaletini” siz söyleyin “Deliliklerini” anlamakta artık sıkıntı çekmiyor, hayret ediyorum hayret!

“Bir adama kırk kez dersen” söylendiğinde yakıştırılan “Deli olur” ibaresi bile kifayetsiz kalıyor!

Oysa, İsrail 80 yıl önce nasıl ise, bugünde aynı davranıyor!

Ama birileri onlarca kez tekrarladığımız gibi, İsrail’in yaptıklarını delilik sayıyor. Ama gerçek delilerin tüm yapılanlara rağmen farklı sonuçlar bekleyenler olduğunu hala bilmiyorlar!

İnsani tepkiyi ortaya koyan SUMUD kafilesi ikinci kez Akdeniz’de… İsrail ikinci kez yine aynı davranışları, saldırıları yapıyor. Yapacağını da herkes deç biliyor.

Ama buna rağmen, bizim allı-şanlı ve de hayalci medya da halâ, “Sumud kafilesine, İsrail uluslararası sularda hukuka aykırı saldırı yapıyor” başlığı atarak haberleri veriyor.

Ne denir? Ne diyeceğiz?

“Deliliğin sürekli aynı şeyi yapmak değil, aynı şeylerin yapılmasından farklı sonuç beklemek olduğunu” bir kere daha hatırlatıp tekrar; “Ne bekliyordunuz mu?” diye yine sorsak mı?

Sormayalım! Çünkü İsrail’in uygulamalarından farklı sonuç beklemek, deliliğinde ötesinde bir hâl almıştır.

Ama hangisidir?

Hani denir ya; “Üç türlü delilik vardır. Hınzır delilik. Zır delilik. Zırzır delilik!” diye. Tercihi siz yapın!

HAYVANLARMI, İNSAN OLMAYANLAR MI?

Öncelikle, Trabzon Hayvanları Koruma ve Yaşatma Derneği’nin (TRAHAYKO) geçen hafta kapsamlı bir toplantı ile paylaştığı açıklamayı ve görüşlere katıldığımızı beyan edelim.

Bir aydır yaralanmış güvercini baktığımızı, Cumartesi günü de kargaların saldırısından kurtardığımız bir doğan ile birlikte Orman Bölge Müdürlüğü’ne teslim ettiğimizi hatırlatıp, “Sokaklardan hayvanları toplama” konusunda iki çift lâf eyleyelim.

Allah’ın “İnsan” diye yaratıp “Kul” diye sayarak ayrıcalık verdikleri tarafından da bakılması, korunması gereken hayvanlar mı, ya da sokaklardaki zararlılar mı? Yani insanlar mı?

Saldırgan, kontrolsüz, ne yapacağı belli olmayan bir ruh hali için hayvanlar işaret ediliyor ise, bugünkü hâlde, mevcut durumda bir yanlışlık var demektir.

Bir okuyucumuzun gönderdiği gibi, “Sokaklarda dört değil, iki ayaklılar tehlikesi vardır.”

Ardına da eklediği şu üç beş satır sözü de, yazıyı da uzatmaya gerek bırakmamaktadır:

“İstisnalar hariç sokaklarda birbirine hırlayan köpekler gördünüz mü? Kedi ile köpeğin birbirine saldırdığını da! Nadir görülen insana saldırıların sebebi de daha çok insan diye geçinenler zaten. Ama bırakın birbirine saldırmayı, birbirini yaralamayı, canını almayı hayvan diye adlandırılanlar mı, yoksa insan diye sayılanlar mı yapıyor?”

Ezcümle: Rakamlara bakılsın gerçekler görülür. Sokaklarda insanlar mı, yoksa hayvanlar mı saldırgan? Bakıldığında insan olmayan ama sayıldığı için toplanması gereken o kadar çok ki! Hayvanlara sıra gelmez, zaman da kalmaz!

KISSADAN HİSSE

Nasreddin Hoca’nın ahırdan kaçan buzağısı bahçenin altını üstüne getirmiş.

Hoca’nın diktiği sebzeleri ezmiş. Hoca kızmış, ahırdaki öküzü dövmeye başlamış.

Görenler; “Hoca öküzün ne suçu var ki dövüyorsun” demişler.

Hoca; “Siz karışmayın. Bütün kabahat öküzde. Doğru dürüst terbiye verseydi, buzağı bu işleri yapar mıydı hiç?”

Ezcümle: Gazze’ de, Lübnan’da, Kudüs’te, İran’da, öküz dururken, buzağı İsrail’i söz ile de olsa dövmekten dem vuranlara hatırlatılır!

DÜNDEN BUGÜNE

Bu ülke ne zaman düzelir?

Bundan tam 20 yıl önce, 21 Mayıs 2006’da yazmışız. Ama o günden bugüne pek bir şey değişmemiş:

*

Bu ülke nasıl ve ne zaman düzelir?

Çok kolay!

Yıllardan beri, bir yandan din adına Atatürk düşmanlığı, öte yandan Atatürk adına din düşmanlığı yaparken, karşıt kutuplarda imiş gibi gözükmelerine rağmen, aslında birbirlerinden hiç farkı bulunmayan, kendi doğrusundan başka doğru kabul etmeyerek çağdaş geçinenler ile gerici yobazları tasfiye edebildiğimiz zaman!