Türklük adına; “Bir yanda Türkiye, öte yanda Azerbaycan.” Bundan dolayı tarifi, Azerbaycan’ın eski Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev’in “Türkiye ve Azerbaycan arasındaki sarsılmaz dostluk ve stratejik ortaklığı ifade etmek için kullanılan en temel diplomatik söylem” diyerek fikir babalığını yaptığı; ; “Tek millet, iki devlet” adeta slogan olarak kullanılıyor.
Kullanılıyor kullanılmasına da, mevcut durumda söz konusu İsrail olduğunda, Türkiye’nin tercih ettiği yol yordam ile Azerbaycan’ın ki arasında tam bir zıtlık söz konusu.
Daha net ifade ile “Türkiye İsrail’e karşı, Azerbaycan İsrail’in yanında.”
Hem de; “Söylenen sözlerin yapılan davranışlarla veya iki farklı durumun birbirleriyle çeliştiği durumlar” için kullanılan bir deyim olan, “Bu ne perhiz, bu lahana turşusu”nu hatırlatırcasına!

Azerbaycan adeta kayıtsız-şartsız İsrail yandaşlığına konuşlanmış.
Son örneği de hiçbir haksızlık karşısında susmayan, son olarak da İsrail’in saldırılarını ve Siyonist politikalarını eleştiren Has Adam-Sanatçı Haluk Levent’in canlı yayınını kesmeleri oluşturdu.
Bu haliyle de devletliğini bilemeyiz ama, Türklük ile ilgileri olmadıklarını ortaya koymuşlardır.
KURBANLIKLAR RAFLARA TIRMANDI!
Direk olarak değil de, aracı tefeciler eliyle kurban ibadetinin yerine getirilmesiyle ilgili olarak iki cümle de olsa doğru bir açıklama görmek, “Yine de memlekette doğruyu konuşanlar var” dedirtmedi değil.
Kurbanlıkları ahırlardan raflardaki paketlere taşıyıp, kredi kartına taksit de yapıp, online sistemi ile de (!) adrese teslim eden marketlerle ilgili olarak meslektaşlarımız Trabzon Müftülüğünden “Anlayana sivri sinek saz” hesabıyla şöyle kısa bir açıklama aldılar:

“Normal kurban alış verişinden daha düşük bir iş olur. Çünkü faize bulaşma var. Dolayısı ile kurban ibadetinin kutsallığına karşı bir bulanıklık karıştırılmış olur. Mümkün olduğu kadar faize bulaşmadan, kredi kartı kullanmadan ibadetin yerine getirilmesi daha uygundur.”
Şimdi sıra geldi; “Türkiye’de oturup, Afrika’dakiler için 400 TL vermenin kurban yerine geçip geçmeyeceği” sorusuna cevap beklemeye!
Sahi, din ve Diyanet İşleri ile ilgili habire basın toplantısı düzenleyen bir sürü dernek, cemaat, vakıf vardı! Niye onlardan “tık” yok! Dilleri mi lâl oldu?
*
Not: Bu satırlar 2018 Kurban Bayramı öncesi kaleme alınmıştır.
İĞRENÇLİK ARTIYOR!
Necip Fazıl Kısakürek (1904-1983) tarafından bundan 46 yıl önce, yani 1980’de binbir anlamla satırlara sığdırılan kelimelerle dile getirilmiş bir isyan yazısıdır.
Güncelliğini kaybetmeyi bırakın, maalesef her geçen gün daha da artan berbatlıklar için kaleme aldığı ve “İĞRENİYORUM” başlığını attığı bu yazıyı bir kere daha paylaşıp, bugünkü toplumu ahlâk terazisinde yine daha tartalım mı?
Tartarak ders almakta yarar var!

Elimden doğruca, güzelce, iyice bir yazı mı çıkıyor?
İğreniyorum!
Hâlâ bu memlekette doğru, güzel ve iyi olanı savunma gayretimden, bu gayretin boşluğunu anlayamamak enayiliğinden iğreniyorum!
Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!
(Perikles) gibi (Attik) Yunan medeniyetinin en haşmetli ve her şeyi tamam cemiyetinde, (Lirik) şiirin babası (Pindaros) şöyle der: "Meğer bütün bir ömür katırlara saman yerine çiçek sunmuşum!"...
Ben de aynı meraret duygusuyla güneşi cepte kaybetmiş bir topluma bu sırrı anlatamamanın sefaletinden iğreniyorum!
Dudaklarla kalpler arasındaki mesafeden, her akşam başına yorganı çeker çekmez uyuyuveren nefs muhasebesi yoksunu eyyamgüder politikacıdan, tecrit kampı ve iman zindanı haline getirdikleri camilere hissizce girip çıkan marka Müslümanlarından iğreniyorum!
Gördüğü şeyi nasıl görebildiğini izahtan âcizken gözüyle görmediği için Allah’ı inkar eden maddeciden iğreniyorum!
Posayı cevher sanan kabuk milliyetçisinden, çile çekmeden olmaya bakan ezberci medeniyetçiden, hayat ağacını devirmeyi ve nurlu meyveleriyle ateşe atmayı inkilâp sayan devrimbazdan ve bunlara inananlardan, kapılanlardan iğreniyorum!
Hâsılı, dil adına dilden, ev adına elden, vatan adına vatandan ve köy, köylü, şehir, şehirli, gazete, dergi, kitap, mektep, talebe, muallim, polis, memur, kanun, nizam, kadın, erkek, dost, ahbap ne varsa bunların gerçekleri adına hepsinden iğreniyorum!
Ötesi var mı?
Ağlayamayan, anlayamayan, içini kanatamayan, yumruğunu sıkamayan insandan, Allah’ın Kur'an da "Belhüm adal-hayvandan aşağı" diye
andığı iki ayaklılardan iğreniyorum!
DÜNDEN BUGÜNE
Değerler Eğitimi…
Kasım 2017’de felsefeyi anlayabilenler için kaleme almışız.
*
Mevsimden mevsime yayınlanan, "Türkiye Günlüğü" dergisini satırlarında çokça gezinerek takip ediyorum.
Yaz 2016 sayısında Felsefeci Mustafa Gök'ün "Değerler Eğitiminden, Din Eğitimine" başlıklı yazısı yer aldı.
İşte o yazıdan bir cümle:
"Bu ülkede eğer göstermelik olsun diye değil de, samimi bir niyetle 'değerler eğitimi' yapılacak ise, felsefe ve ahlâk teorilerinden yararlanarak, dünyada ne olup bittiğine bakarak, insanlığın geldiği yönetim şekilleri tecrübesinde bütün eksiklerine rağmen, demokrasiyi kâmil anlamda kurmaktan başka çaremiz yoktur."
KISSADAN HİSSE
Ham hum şarolop!
Çelebi Umre'ye gidecektir.
Hacivat'ın yanına gelir ve altınlarını kendisine emanet etmek istediğini söyler.
Hacivat, bu teklifi kabul etmez. Ama, Çelebi'ye Karagöz'ün kendisinden daha güvenilir bir insan olduğunu söyleyerek, O'na gönderir.
Çelebi altınları Karagöz'e emanet eder ve Umre'ye gider.

Ardından da Hacivat, Karagöz'ün yanına damlar ve altınları dönüşünde Çelebi'ye vermemesini ve paylaşmalarını önerir.
Karagöz kabul etmez ama Hacivat ısrarcı olur ve O'nu ikna eder. Ve Çelebi altınları istediğinde, sadece O'na "hamhum" ve "şaralop" diye cevap vermesi için telkinde bulunur.
Çelebi, Umre'den döner ve doğruca Karagöz'e giderek "Altınlarımı ver" der. Karagöz buna; "hamhum", Çelebi tekrar "Altınlarımı istiyorum" dediğinde ise "şaralop" der durur. Böylece Karagöz'ün tepkisinden korkup, "hamhum, şaralop" tekrarlamalarından da bıkan Çelebi çekilir gider.
Hemen ardından Hacivat, Karargöz'ün yanına gelir ve altınlarını yarısını ister. Ama Karagöz, "ham hum, şaralop" demeye devam etmektedir.
Bunun üzerine Hacivat; "Bana da mı ham hum" dediğinde, "Sana da ham hum şaralop" der durur!