Asya'nın bazı bölgelerinde maymun yakalamak için kullanılan ilginç bir yöntem vardır.
İçi yiyecekle doldurulmuş bir kaba, maymunun elini sokabileceği kadar küçük bir delik açılır. Maymun gelir, elini uzatır ve yiyeceği avucuna alır.
İşte tam o anda özgürlüğünü kaybetmeye başlar.
Çünkü avucunu kapattığı anda eli o delikten artık asla çıkamaz.
Ne kadar çırpınırsa çırpınsın,
Ne kadar bağırırsa bağırsın,
Ne kadar kaçmak isterse istesin,
Kurtulamaz.
Oysa çözüm sandığından çok daha basittir.
Sadece avucunu açacak
Yani elindekini bırakacak.
Ve özgürlüğüne kavuşacak.
Ama yapamaz.
Yani tek yapması gereken avucunu açıp elindekini bırakmaktır.
Lakin avucundakinden vazgeçmediği için elini asla açmaz ve avcıya yakalanır.
Maymunu esir eden avcı değil, elindekini bırakamamaktır.
Çünkü sahip olduğunu sandığı şey, aslında artık ona sahip olmuştur.
Hayat da bizi aynen böyle maymun ediyor işte.
Bize zarar veren bir kişiye, bizi mutsuz eden bir işe, geçmişteki bir haklılık duygusuna sımsıkı tutunuyoruz.
Hayat üstümüze yaldır yaldır geliyor, acı çekiyoruz, ama bırakmıyoruz.
Düşündükçe fark ediyorum ki, hayatın içinde biz de çoğu zaman o maymundan farklı davranmıyoruz.
Bizi yıllardır üzen insanları bırakamıyoruz.
Mutlu olmadığımız işlere mecburmuş gibi sarılıyoruz.
Geçmişte yaşadığımız haksızlıkları omuzlarımızda taşımaya devam ediyoruz.
Affedemiyoruz.
Unutamıyoruz.
Vazgeçemiyoruz.
Sonra da neden huzurlu olamadığımızı sorguluyoruz.
Oysa bizi yoran çoğu zaman yaşadıklarımız değil, onları bırakmayı reddetmemizdir.
Hayatın en ağır yükü sırtımızdaki çanta değildir.
Kalbimizde taşıdığımız öfkedir.
Zihnimizde büyüttüğümüz pişmanlıktır.
Kaybetmekten korktuğumuz şeylerdir.
İnsan bazen kaybettiğini zannederken aslında yüklerinden kurtulur.
Çünkü her vazgeçiş bir yenilgi değildir.
Bazen en büyük kazançtır.
Bir ağacın kuruyan dallarını budaması nasıl onu daha güçlü yapıyorsa, insan da hayatındaki gereksiz yükleri bıraktığında yeniden nefes almaya başlar.
Bugün birçok insanın mutsuz olmasının sebebi sahip olduklarının azlığı değildir.
Bırakamadıklarının fazlalığıdır.
Mutluluk bazen yeni şeyler kazanmakla değil, artık bize yük olanlardan kurtulmakla gelir.
Unutmayalım ki; avucumuz ne kadar doluysa, yeni güzellikleri tutacak kadar o kadar az yer kalır.
Hayat boşuna önümüze yeni kapılar açmıyor.
Ama biz eski kapının kolunu bırakmadığımız için yenisine uzanamıyoruz.
Belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur,
"Beni gerçekten esir eden kim?"
Bir insan mı?
Bir makam mı?
Bir öfke mi?
Bir kırgınlık mı?
Yoksa bırakamadığım bir alışkanlık mı?
Çünkü gerçek özgürlük, her istediğine sahip olmak değildir.
Gerçek özgürlük, zamanı geldiğinde bırakabilmektir.
Şunu hiç unutmayalım,
Hayatta sahip olduklarımız kadar, vazgeçebildiklerimiz de bizi biz yapar.
Hatta çoğu zaman insanı büyüten kazandıkları değil, cesaretle geride bırakabildikleridir.
Çünkü kaybetmekten korktuğunuz her şey, farkında olmadan sizi kendine bağlar.
Ve insan, en ağır zincirleri demirden değil; kendi elleriyle sımsıkı tuttuğu şeylerden yapar.
Son söz,
Sahip olduklarınızla değil vazgeçebildiklerinizle özgür olacaksınız. Kaybetmekten korktuğunuz her şeyin de maalesef kölesi olmaya devam edeceksiniz.