Türkiye Büyük Millet Meclisi önemli bir karar aldı.

“Terörsüz Türkiye” sürecinin hukuki çerçevesini oluşturan Millî Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi, Genel Kurulda kabul edilerek yasalaştı.

Bu karar ne bir zafer narasıyla geçiştirilecek kadar basit, ne de peşinen bir felaket senaryosuna dönüştürülecek kadar tek taraflı okunabilir.

Çünkü ortada Türkiye'nin yaklaşık yarım asırlık terör sorununu ilgilendiren tarihi bir süreç var.

Ve böyle süreçlerde en doğru yaklaşım, slogan atmak değil, sonuca bakmaktır.

Önce hakkını teslim edelim,

Türkiye'nin terörden kurtulması, silahların susması, gençlerin dağlara değil okullara ve iş hayatına yönelmesi, annelerin evlatlarını kaybetme korkusuyla yaşamaması, güvenlik harcamalarının azalması ve ülkenin enerjisini kalkınmaya yöneltmesi hepimizin ortak dileğidir.

Bunun adı ne olursa olsun, siyasi görüşü ne olursa olsun, hiçbir vatandaşın buna itiraz edeceğini düşünmüyorum.

Ancak burada çok önemli bir ayrım var.

Terörsüz Türkiye demek, sadece silahların susması demek değildir.

Asıl mesele, silahın yeniden konuşmayacağı bir düzen kurabilmektir.

TBMM'nin kabul ettiği düzenleme de tam bu noktada önem kazanıyor.

Kanun, PKK/KCK'nın fiilî varlığının sona ermesi ve kontrolündeki silah ve mühimmatın teslim edilmesinin güvenlik kurumlarınca tespit edilmesini ve bunun Millî Güvenlik Kurulu kararıyla teyit edilmesini temel şartlardan biri olarak ortaya koyuyor.

Yani ortada “silah bırakıldı” denilerek geçilecek bir süreç yok.

Silah bırakma olacak, devlet bunu tespit edecek, süreç denetlenecek.

Bu, düzenlemenin en kritik taraflarından biridir.

Bir başka önemli nokta da şudur,

Bu yasa klasik anlamda bir “genel af” düzenlemesi olarak tarif edilmiyor.

TBMM'nin açıklamasında düzenlemenin belirli suçlar bakımından soruşturma ve kovuşturmaların belirli sürelerle ertelenmesini öngördüğü, kasten öldürme gibi bazı suçların ise bu kapsamın dışında tutulduğu belirtiliyor.

İşte burada kamuoyunun hassasiyeti devreye giriyor.

Çünkü Türkiye'nin hafızasında şehitler var.

Gaziler var.

Evlatlarını toprağa veren anneler, babalar var.

Dolayısıyla devlet bir yandan geleceği kurarken diğer yandan geçmişin acısını yok sayamaz.

Barış aramak başka şeydir, adaleti unutmak başka şey.

Türkiye'nin önündeki en büyük sınavlardan biri de budur.

Terör örgütünün silah bırakması elbette önemlidir.

Ama Türkiye'nin güvenliği yalnızca silahların teslim edilmesiyle sağlanamaz.

Örgütün yeniden yapılanmasına izin verilmemesi gerekir.

Finans kaynaklarının kesilmesi gerekir.

Sınır güvenliğinin korunması gerekir.

Uyuşturucu, kaçakçılık ve yasa dışı finans bağlantılarının üzerine gidilmesi gerekir.

Ve en önemlisi, Türkiye Cumhuriyeti devletinin üniter yapısı, milli egemenliği ve anayasal düzeni konusunda hiçbir belirsizliğe izin verilmemelidir.

Çünkü Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir tartışma alanı değil, kalıcı bir huzur düzenidir.

Yasanın bir başka önemli tarafı ise sürecin denetim mekanizmasıdır.

Kanun kapsamında oluşturulacak kurulun süreci izlemesi ve TBMM'nin de ayrıca bir İzleme Komisyonu aracılığıyla gelişmeleri takip etmesi öngörülüyor.

Bu mekanizma doğru işletilirse çok değerlidir.

Çünkü böylesine büyük bir mesele sadece yürütmenin değil, Meclis'in de gözetiminde olmalıdır.

Milletin temsilcileri süreci bilmeli.

Millet ne yapıldığını görmeli.

Şeffaflık sağlanmalı.

Kamuoyunun kafasında “Acaba ne konuşuluyor?” sorusu bırakılmamalıdır.

Burada muhalefete de iktidara da önemli bir görev düşüyor.

İktidar, “Terörsüz Türkiye” hedefini siyasi bir propaganda malzemesine dönüştürmemeli.

Muhalefet de Türkiye'nin terörden kurtulması hedefini sırf iktidar uyguluyor diye reddetmemeli.

Terörsüz Türkiye, AK Parti'nin, MHP'nin, CHP'nin, Yeni Parti’nin veya herhangi bir siyasi partinin projesi değildir.

Bu hedef Türkiye'nin ortak hedefidir.

Bu kadar önemli bir süreçte daha fazla denetim, daha fazla şeffaflık ve daha fazla toplumsal mutabakat gerekir.

Çünkü Türkiye daha önce de benzer süreçler yaşadı.

Ve geçmiş bize şunu öğretti,

Terör sorununu çözmek kadar, çözümün kalıcı olmasını sağlamak da önemlidir.

Bugün Meclis bir kapı açmıştır.

Ama o kapının arkasında daha uzun ve daha zor bir yol vardır.

Asıl sınav şimdi başlıyor.

PKK gerçekten silahlarını tamamen teslim edecek mi?

Örgütsel yapı gerçekten tasfiye edilecek mi?

Sınır ötesindeki bağlantılar nasıl yönetilecek?

Türkiye'nin güvenlik mimarisi nasıl korunacak?

Şehit ailelerinin vicdanı nasıl gözetilecek?

Adalet ile toplumsal bütünleşme arasında nasıl bir denge kurulacak?

Bugün sadece önemli bir hukuki eşik aşılmıştır.

Başarının ölçüsü ise Meclis'teki oy sayısı olmayacaktır.

Başarının ölçüsü, bir daha şehit haberlerinin gelmemesi, bir daha dağlara silah taşınmaması, bir daha çocukların terör örgütlerinin propagandasına teslim edilmemesi, bir daha Türkiye'nin milyarlarca lirasını terörle mücadeleye harcamak zorunda kalmaması ve bütün bunların yanında adaletten vazgeçilmemesi olacaktır.

Türkiye'nin ihtiyacı tam olarak budur.

Silahın sustuğu, hukukun konuştuğu, adaletin ayakta kaldığı, milletin birbirine güven duyduğu, devletin güçlü olduğu bir Türkiye…

Eğer bu yasa gerçekten böyle bir Türkiye'nin kapısını açacaksa, desteklenmesi gereken tarafı budur.

Ama bunun için tek şart var

Söz değil, sonuç önemli.