A Milli Takım, 24 yıl aradan sonra katıldığı Dünya Kupası'na beklentilerin çok altında bir performansla veda etti.
Üstelik öyle sıradan bir veda değil.
Gol atamadan.
İz bırakamadan.
Rakiplerine korku salmadan.
Adeta "geldik ve gidiyoruz" demek için gelmiş bir takım görüntüsüyle vedalaştık.
Turnuvanın ilk maçında grubun en zayıf halkası olarak gösterilen Avustralya karşısında alınan 2-0'lık mağlubiyet aslında her şeyin habercisiydi.
Çarşamba’nın gelişi Perşembe'den belliydi.
O gün sahada gördüğümüz tablo, sonraki maçların da nasıl geçeceğini açıkça gösteriyordu.
Sahada mücadele eden, formasının hakkını veren, rakibine baskı kuran bir milli takım göremedik.
Buna karşılık saç modelleriyle, sakallarıyla, sosyal medya pozlarıyla ve kendilerini dünya futbol pazarında vitrine çıkarma çabalarıyla öne çıkmaya çalışan bir oyuncu topluluğu izledik.
Oysa dünya futbolunda vitrine çıkmanın yolu saçtan, sakaldan, dövmeden geçmez.
Başarıdan geçer.
Güzel oyundan geçer.
Mücadeleden geçer.
Gol atmaktan geçer.
150 bin nüfuslu, adını telaffuz etmekte zorlandığımız Curaçao bile 4 kez şampiyon olan dünya futbolunun devi Almanya'ya gol atabiliyor.
500 bin nüfuslu Yeşil Burun, dünya devi İspanya’dan puan alabiliyor.
Biz ise Dünya Kupası'nı tek bir gol bile atamadan tamamlıyoruz.
İşte bütün özeti budur.
Sırada Amerika ile oynanacak formalite maçı var.
Artık puanın, sonucun, hesabın hiçbir anlamı kalmadı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Trump'ı arayıp rica etse belki bize bir gol atma fırsatı verirler.
Elbette bu işin latife tarafı.
Ama işin acı tarafı çok daha ağır.
2002 yılında Şenol Güneş yönetimindeki A milli takım dünya üçüncüsü olduğunda o başarıyı küçümseyenler, burun kıvıranlar, eleştiri üstüne eleştiri yapanlar bugün ortada yok.
Dünya üçüncülüğünü yeterli bulmayanlar, bugün Dünya Kupası'nda gol atamadan ilk 32’ye giremeden elenen milli takım karşısında sessizliğe bürünmüş durumda.
Şenol Güneş'e gösterilen tahammülsüzlüğün binde biri Montella'ya gösterilmiyor.
Neden?
Başarı ölçüsü kişilere göre mi değişiyor?
Montella'nın Paraguay maçı öncesinde yaptığı "Ben Türk'üm" açıklamasını da hiç samimi bulmuyorum.
Bu açıklama bana göre aidiyet vurgusundan çok, yaklaşan başarısızlığın ardından gelecek eleştirileri yumuşatma çabasından başka bir şey değildi.
Yani “Ben Türk’üm” açıklaması aslında 60 dakika 10 kişi oynayan Paraguay maçında da yenileceğini bilip kovulmamasının önünü kesmekti.
Çünkü sahadaki gerçekler konuşur.
Ve sahadaki gerçekler Montella'nın sınıfta kaldığını söylüyor.
Benim düşüncem net.
Dönüş yolunda Montella'yı İtalya'da bırakın.
Türkiye'ye getirmeyin.
Bu takımın da birkaç istisna dışında yeniden yapılandırılması şarttır.
Milli formanın ağırlığını taşıyamayan, baskı altında dağılan, Dünya Kupası seviyesinde mücadele ortaya koyamayan oyuncularla vakit kaybetmenin anlamı yok.
Yakup Aslan hocanın dediği gibi defansı elek, orta sahası çarkıfelek Kalecisi ve forveti kelek olan takımla sıfır çektik.
Aslında suçun bir kısmı da bizde.
Biz yine hayal sattık.
Biz yine gerçeklerden uzaklaştık.
Biz yine "şampiyon oluruz" masalları anlattık.
Henüz eleme grubunda oynanan futbol ortadayken, takımın eksikleri bu kadar görünürken, olmayan bir gücü varmış gibi göstermeye çalıştık.
Oysa hepimiz biliyorduk.
İzlediğimiz futbol tat vermiyordu.
Hiçbirimiz memnun değildik.
Ama yine de "belki olur" dedik.
Olmadı.
Olması da mümkün değildi.
Çünkü futbol umutla değil, kaliteyle oynanır.
Dünya Kupası iyi niyetle değil, performansla kazanılır.
Şimdi yapılması gereken bellidir.
Hiç vakit kaybetmeden teknik kadro değişmeli.
Köklü bir yeniden yapılanmaya gidilmeli.
Milli takımın geleceği günü kurtarma anlayışına teslim edilmemeli.
Çünkü ortada tartışılacak bir detay değil, kabul edilmesi gereken ağır bir gerçek vardır.
24 yıl bekledik.
Ve sonunda Dünya Kupası'ndan bir gol bile atamadan döndük.
Bundan daha ağır bir başarısızlık tablosu çizmek gerçekten zordur.
24 yıl daha bekleyemeyiz.