Öyle veya böyle, kim ne derse desin Mısırlı Muhammed Salah’ın Trabzonspor’a transferinde hedefin büyüklüğü ile orantılı müthiş bir organizasyon sergilenmiştir.

“Sezar’ın hakkını Sezar’a teslim etmek lazım” diyerek organizasyonun koordinatörlüğünü yapan Trabzonspor Başkanı Ertuğrul Doğan’ın ekibi ile birlikte “Yağdan kıl çeker gibi” denilecek derecedeki başarısı, takdire değerin de üstündedir.

Çünkü Muhammed Salah’ın Trabzonsporlu olması, çok ünlü, üstün yetenekli bir dünya devi futbolcunun salt takım kadrosuna katılması demek değildir.

“Futbolun sadece futbol olmadığı” bir zaman diliminin yaşandığını düşünerek, Salah’ın hep meşin topun peşinde koşan, koşturulan biri değil de, “Dünya-Türkiye-Trabzon” üçleminde kazandırabileceklerini çok yönlü olarak hesap edin.

Yalnız hesabı yaparken de, Trabzonspor’a dolayısıyla Trabzon’a Salah’ın kazandıracakları, katkılarına “elden gelen” ölçüde katkıda bulunmak, destek olmak gerektiğini de unutmayalım.

Demek istediğim o ki, konuşma, lâf üretme, olumsuz eleştiri yapma alışkanlığını artık bir kenara, elleri de “taşın altına” koyalım…

DMDYD PARTİSİ

Önceki akşam bir kez daha zevkle izlediğim 2001’de vizyona giren Yılmaz Erdoğan’ın yönetmen ve oyuncu olarak yer aldığı VİZONTELE, komedi türünde ama “Anlayana sivrisinek saz. Anlamayana davul zurna bile az” dedirtecek türde bir film.

Hem de geçmişten günümüze duymak, dolayısı ile anlamak için davul zurnanın sesi de habire artıyor!

Bu ülkede habire artan, sadece davul-zurnanın sesi değil ki!

Resmi kayıtlardan iletiyorum

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı güncel verilerine göre Türkiye'de resmi olarak faaliyette olan 189 siyasi parti bulunmaktadır.”

İşte bunlardan hemen hemen her parti ile uzaktan yakından irtibatı olan bir parti daha var ki, o da Vizontele’de Yılmaz Erdoğan’ın, “Hangi parti?” sorusuna verilen cevap ile sabittir:

Kısa adı DMDYD Partisi.

Açık adresi ile “Devlet Malı Deniz Yemeyen Domuz Partisi.”

Diyeceksiniz ki, “Bir partinin çatısı altında olunmasına gerek yok ki! Zaten zihniyet olarak bu parti halk arasında kabul gören ve en büyük desteği olandır. Delili de devletin ekonomik kayıtlarında, pardon kayıplarında zaten sabittir!”

KELİMELER YENİDEN TARİFLENSİN!

Nerede ise bir asırdır yapılan-edilenler ile “Bir toplumda”, hadi diyelim “Bir devlette”, olmadı “Bir millette”, hadi asır sayısını arttırıp, “Bir ümmette”, kendi çıkarları ve hedefleri için, “Amaca ulaşmada her yolu mubah sayar” hale gelinmiş ise tarifleri de yeni baştan yapmak, anlamlarının yerlerini de değiştirmek gerekmez mi?

Öyle ya; haram olan helâl sayılır hale gelmiş!

Sevap ile günah yer değiştirmiş!

Ceza suç işlemenin karşılığı olmaktan çıkmış!

Liyâkatın yerine sadakat tercih edilmeye devam edilmiş!

Artıların yerine, eksiler kazanım olarak sunulmaya başlanmış!

Birleştirenlerin yerine bölenlere itibar edilir olmuş!

Yalan gerçeğe, “Artık doğru benim” der hale gelmiş!

Adalet de yerini kaybetmiş ise, Türk Dil Kurumu’nun kelimelerin anlamlarını yeniden gözden geçirip, Türkçe sözlüğü sil baştan diyerek yenilemesi gerekiyor.

KOD ADI 126

FAİLİ MEŞHUR: HEDEF ŞEHİR TRABZON

“En yüksek medeniyette bile kitap okumak ayrıcalıktır” gerçeğinden hareket edip, “Sözün uçtuğu, yazının da kaldığı”nı bilenler, kabul edenler için, kitap “olmazsa olmaz”, dahası vazgeçilemezlerdendir.

Tabii bu okuyan, okumak isteyenler için geçerlidir.

Bir de “Eleştiri almak istiyorsanız, kitap yazın” gerçeğine rağmen, bundan çekinmeden kitapları yazanlar vardır.

Hem de, “Her kitap eksiktir” kabul edilmesine rağmen!

“Kim ve neler tamam ki?” diyerek, eksik kalmanın da kötü bir hal olmadığını ifade edelim.

Ardından bizden bir sonraki kuşaktan işinin ehli, özellikle de adli haberlerde adaletli muhabirliğin hakkını veren meslektaşım Enis Yıldırım’ın kayıtlara tarihi 4 Nisan 2015 olarak geçen, Trabzon’daki Fenerbahçe otobüsü saldırısının altı ve üstü, arkası ve önü ile belgelerde kaleme aldığı kitap elimizde…

Adı da, “KOD ADI 126. FAİLİ MEŞHUR: HEDEFTEKİ ŞEHİR TRABZON.”

Enis’in ifadesi ile; “Bu kitap saldırının perde arkasındaki kirli hesapları tek tek gün ışığına çıkarıyor.”

ZAMANE DUASI…

Hani en çok “Amin”i alan duanın; “Dertlilere deva, hastalara şifa, borçlulara eda nasip eyle Yarabbi” olduğunu yazıp duruyorum yaa…

Hem de bunlar için de “Borçlulara eda”nın da halkın ekonomik halini ortaya koyarak canhıraş bir şekilde “Amiinnn” aldığını da özellikle belirtiyordum!

Sanırım bunu sık sık yazmamamın da etkisiyle bir okuyucumuz, hocalara şöyle bir dua önerisinde bulunmamızı istemiş:

“Bizi, kendine helâl kıldığını, başkalarına haram kılanlardan eyleme Yarabbi!”

Ben isteği yerine getiriyorum! Ama hoca efendi getirir mi, getirmez mi? Bilemem…

DÜNDEN BUGÜNE

Bu nasıl insanlık?

Biz, 6 Ağustos 2006’da satırlara dökerek kayıt altına almışız. Ama aradan geçen 20 yıla rağmen, zalimlerin icraatları sürüp gitmiş, gidiyor.

İşte 20 yıl önceki o yazı:

*

Hahamlardan, “Savaş bu. Kadınlar ve çocuklar bile öldürülebilir” fetvasını alanlar yine işbaşında…

Newyork sahillerine diktiği özgürlük anıtını ile demokrasinin sahibi olduğunu ilan eden Amerika’dan misket bombaları ve güdümlü füzeleri alan İsrail, Lübnan’da yüzlerce kadın ve çocuğu katlediyor.

Diğer yandan ise, Dünyanın gözünü boyamak için olsa gerek, Filistin’den getirdiği kanserli, lösemili çocukları ise Hayfa’da ki hastanelerde tedavi etmeye çalışıyor. Ve bunu tüm dünya televizyon ve gazetelerinde yayınlatıyor.

“Bu nasıl insanlık?” diye sorasım geliyor!

Sağlam çocukları öldürüyor, sakatları ise sağlam yapmaya çalışıyorlar!

Her halde, birkaç yıl sonra üzerlerine bomba atmak için sağlam çocuklar yetiştiriyor.

Çünkü bu gidişle Ortadoğu’da öldürecek ne kadın, ne çocuk bırakacak bu caniler. Ve de onları seyreden, Müslüman diye geçinen Araplar…

KISSADAN HİSSE

Duaya inan(ma)mak!

Küçük kasabanın birinde, caminin tam karşısına bir adam genelev inşa ediyormuş.

İmam ve cemaat itiraz etmişler.

Ama hukuken ellerinden bir şey gelmediği için, beddua edip durmuşlar. İnşaat ilerlemiş, açılışa birkaç gün kala, yıldırım düşmüş ve genelev yerle bir olmuş.

Genelev sahibi, cami imamını ve cemaati savcılığa şikâyet etmiş: "Bunlar bana beddua ettiler, yıldırım bu yüzden düştü" demiş.

İmam ile cemaat ise, "Hiç bedduadan dolayı yıldırım düşer mi?" diye itiraz ediyormuş.

Her iki taraftan belgeleri alan savcı, kara kara düşünmeye başlamış: "Ortada tuhaf bir durum var! Taraflardan biri, duanın ya da bedduanın gücüne inanan bir genelev sahibi. Diğeri ise, bunların gücüne kesinlikle inanmayan imam ve cemaati."