İnsan bazen hayatın içinde öyle bir koşuşturmanın içine girer ki, durup neden yaşadığını, ne için mücadele ettiğini düşünmeye fırsat bulamaz.
Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan telaş, gecenin geç saatlerine kadar sürer.
Ekmek kavgası, çocukların geleceği, eşin mutluluğu, anne-babanın ihtiyaçları, dostların beklentileri derken bir ömür tüketilir.
Ve çoğu zaman insan, bütün bunları yaparken kendisini unutur.
Bir gün gelir, yıllarca sırtında taşıdığı yüklerin altında ezilen beden yorulur.
Kalp son kez atar.
Gözler kapanır.
Hayat dediğimiz yolculuk sona erer.
Öldü...
Belki hastane koridorunda, belki evindeki yatağında, belki de hiç beklemediği bir anda.
Sonra ne olur?
Bir saat sonra yakınları acı içinde olsa da sofraya oturur ve yemek yerler.
Çünkü hayatın kuralıdır bu; yaşayanlar yaşamaya devam etmek zorundadır.
Bir gün sonra dostlar yavaş yavaş evlerine döner.
Taziyeler biter.
Telefonlar azalır.
Kalabalık dağılır.
Bir hafta sonra çalıştığı işyerinde başka biri oturmaya başlar.
Yıllarca emek verdiği iş yerinde onun adı birkaç gün konuşulur, ardından yeni gündemler ortaya çıkar.
Bir ay sonra garajdaki arabası satılır.
Dolaptaki kıyafetleri paylaşılır.
Çekmecelerdeki eşyaları kaldırılır.
Bir yıl sonra ise fotoğraflar albümlerin arasında kalır.
Adı yalnızca özel günlerde birkaç kişinin diline gelir.
Yeni hayatlar kurulmuş, yeni insanlar gelmiş, yeni hikâyeler başlamıştır.
Acı bir gerçek ama hayat kimse için durmaz.
İşte insanın en çok düşünmesi gereken nokta da burasıdır.
Ömrü boyunca herkesi mutlu etmeye çalışan, kendi hayallerini erteleyen, sırf başkaları üzülmesin diye susan, kırılan kalbini içine atan nice insan vardır.
Kendi mutluluğunu hep sonraya bırakır.
Bir gün rahat edeceğini düşünür.
Bir gün yaşayacağını sanır.
Ama o "bir gün" çoğu zaman hiç gelmez.
Çünkü hayat, sürekli ertelenebilecek kadar uzun değildir.
Elbette insan ailesi için sevdikleri için fedakârlık yapmalıdır.
Çocukları için çalışmalıdır.
Anne-babasına sahip çıkmalıdır.
Dostlarına vefa göstermelidir.
Bunlar insan olmanın gereğidir.
Ancak kendisini tamamen yok sayarak değil.
Çünkü insan kendini tükettiğinde geriye ne ailesine verecek sevgisi kalır ne de dostlarına gösterecek gücü.
Ne yazık ki toplum olarak da büyük bir yanılgının içindeyiz.
Sürekli daha fazla çalışmayı, daha fazla kazanmayı, daha fazla biriktirmeyi başarı sanıyoruz. Oysa mezarlıklarda yarım kalmış projelerle, ertelenmiş hayallerle, söylenememiş sözlerle dolu milyonlarca hikâye yatıyor.
Kimse servetini yanında götürmedi.
Kimse makamını mezara taşıyamadı.
Kimse arabasını, evini, unvanını sonsuza kadar koruyamadı.
Geriye yalnızca nasıl bir insan olduğu kaldı.
Bir yetimin başını okşayıp okşamadığı,
Bir gönlü tamir edip etmediği,
Bir kalbe dokunup dokunamadığı,
Ve yaşarken gerçekten yaşayıp yaşamadığı.
Bu yüzden bazen durup düşünmek gerekiyor.
Kırgın olduğumuz insanlarla barışmak için yarını beklememek gerekiyor.
Sevdiklerimize onları sevdiğimizi söylemek için özel günleri beklememek gerekiyor.
Mutlu olmak için emekliliği, zenginliği ya da mükemmel şartları beklememek gerekiyor.
Çünkü hayat beklemiyor.
Takvim yaprakları sessizce düşüyor.
Saçlara aklar düşüyor.
Yıllar su gibi akıp gidiyor.
Ve bir gün bizim için de aynı cümle kurulacak.
"Öldü..."
Evet ikimizden biri, birimizin cenazesini görecektir.
Hayatın acı ama değişmez gerçeği budur.
Önemli olan, o gün geldiğinde arkamızda kaç bina, kaç araba, kaç hesap bıraktığımız değil; kaç güzel iz bıraktığımızdır.
Çünkü insanı yaşatan nefesi değil, hatırasıdır.
Ve unutulmayanlar, en çok sevenler ve iyilik bırakanlardır.
Demek ki;
Hayatınızı yaşarken kendinizi unutmayın; çünkü siz gittikten sonra hayat devam edecek, fakat geride bıraktığınız iyilikler yaşamaya devam edecektir.
