"Birbirinin aynı olan veya birbirine çok benzeyen iki şeyden her biri"dir eş...
"Eş" kelimesinin TDK'deki anlamına baktığımızda "Birbirinin aynı olan veya birbirine çok benzeyen iki şeyden her biri" karşılığını görürüz. Bu durum eşyalar için de, bir ömrü paylaştığımız hayat arkadaşı için de benzerlik teşkil eder. Çorabın veya ayakkabının eşi nasıl onun öbür parçası hükmünde ise, olmayınca eksikliği hissediliyorsa, insanın hayatını birleştirdiği eş de onun öbür yanıdır, her halükârda eksikliği hissedilir. Bu demektir ki bir şeyin eşi olabilmek için "aynılık" ve "birbirine çok benzerlik" temel şartlardandır. Şayet o aynılık ve benzerlik söz konusu değilse eş olmak resmiyette, yani evlilik cüzdanında kalır. Aynı evi paylaşsanız da, aynı sofrada yeseniz de, aynı yatakta yatsanız da eş olamazsınız.
TDK'nin "eş" maddesinde aynı zamanda "Karı kocadan her biri; evdeş, hayat arkadaşı, ehil" ifadesi de kullanılıyor. Burada özellikle "evdeş", "hayat arkadaşı", "ehil" kelimelerinin sıcaklığına dikkat çekmek isterim. Hakikatte içimizi ısıtan bu kavramların hakkını vermek ve içini doldurmak ancak gerçek eş olmakla mümkündür. Zira bu hayat bize bir kereliğine verilen en büyük nimettir. Yani hayatın tekrarı da söz konusu değildir. Bu yüzden onu doyasıya yaşamak için hayat arkadaşı olarak seçtiklerimiz hayatımızdaki en kıymetlilerimizdir. Onlara verdiğimiz kıymet karşılıksız kalıyorsa yandı gülüm keten helva!
Evlilikte eşler bir elmanın iki eşit yarısı gibidir. Birinin ötekinden farkı ve birbirine üstünlüğü yoktur. Şayet eş olarak hayatımıza dahil ettiklerimiz gerçekte öbür yarımız olacak kadar aynımız ve benzerimiz değilse sonun başına evrilmek ne yazık ki kaçınılmazdır.
Evlilik, hayat yolunu birlikte yürümeye ant içmek ve bunun gereğini yapmaktır. Evlilik iki kişilik bir ilişki olduğu için bu, bir kişinin azmiyle, kararlılığıyla ve iradesiyle mümkün değildir. İki tarafın da aynı samimiyette olması ve özveride bulunması gerekir. Buna o bilindik futbol tabiriyle "takım ruhuyla hareket etmek" de diyebiliriz. Bunun için yapılması gereken en önemli şey "ben"i "biz"de eritmek, yani benliği yok etmektir. Uzun ve başarılı evlilik hayatı yaşayanlara baktığımızda onların benliklerini biz potasında erittiklerini görüyoruz. Ben'e takılıp kalanlar bir türlü "biz" olamıyorlar. Bu da evliliği sekteye uğratıyor.
Dualarımızın en büyük parçasıdır helâl süt emmiş bir eş bulabilmek.
Farz olmasa da İslâm'ın ıslarla önerdiği evlilik sünneti hem biyolojik hem de psikolojik ihtiyaçları karşılayan saygıdeğer (insanî) bir müessesedir. İnsanlar anlamak ve anlaşılmak için evlenirler. Zira evlilik duygu ve düşünceleri, yani sohbeti paylaşmak ve sohbete paydaş olmaktır. Bu da insanı, çağımızın en büyük hastalığı olan yalnızlığın ve sahipsizliğin girdabından kurtarır. Onu hayat karşısında çok daha güçlü ve dirençli kılar. Bunun eksikliği evliliğin zayıflamasına, çatırdamasına ve maazallah, çökmesine neden olur.
Yüce Rabbimiz bu dünyayı yaratırken, onun içinde ikamet etmesi için iki ayrı cinsi var etmesi evliliğin ne kadar hikmetli ve değerli bir kurum olduğunu gösterir. Bununla ilgili gönderilen şu ayet, evliliğin gayesini ve sürdürülebilme şartlarını da ortaya koymaktadır: "İçinizden kendileri ile huzura kavuşacağınız eşler yaratıp aranızda sevgi ve rahmet var etmesi, O'nun ayetlerindendir. Bunda düşünenler için dersler vardır." (Rum, 30/21)
Evlilik kadın ve erkek çiftler için en büyük sığınaktır. Başka bir ifadeyle söylemek gerekirse evlilik güvenli bir limandır. Bu hayat keşmekeşinde evli çiftler birbirlerinin huzur ve sükûn kaynağı olurlar. İç ve dış tehditlere karşı en büyük güven ailede sağlanır.
Şüphesiz ki herkes iyi bir eş arar hayatında. Hatta dualarımızın en büyük parçasıdır helâl süt emmiş bir eş bulabilmek. Bundan daha doğal ne olabilir ki? Fakat iyi bir eş bulmanın yanında bir de aranılan iyi bir eş olabilmek gerekir. Zor olan, zorluğunun fevkinde erdemli olan da budur zaten. Fakat çoğu insan iyi bir eş arar da iyi bir eş olmak için pek de gayret sarf etmez. Takdir edersiniz ki aranılan eş olamayanlar, aranılan eşe de lâyık değillerdir.
Gerek anlayış gerekse aileyi idare etme açısından eş olma olgunluğuna sahip ol(a)mayanlar genellikle anne baba olma olgunluğuna da sahip olamazlar. Çünkü bu bir sorumluluk duygusudur. Bu duyguyu eşinde tatbik edemeyenlerden çocuğunda tatbik etmesini bekleyemezsiniz. Onlar kendilerinde olmayan sorumluluğu hep karşıdakilerden beklerler. Buna karşıdakine yük olma da diyebiliriz. Böyle bir evlilik sürdürülebilir değildir.