Ankara Abisi üzerinden yürüyen tartışma, bir insanı bir gün kahraman ilan edip ertesi gün hüküm giymiş gibi yargılayan toplumun adalet anlayışını sorgulatıyor.

Dün alkışladığımızı bugün taşlıyoruz. Dün yere göğe sığdıramadığımızı, hakkında bir soruşturma haberi çıktığında, yargılama tamamlanmadan ve iddialar kesinleşmeden bir anda gözden çıkarıyoruz.

Türkiye’de artık yalnızca adalete değil, birbirimize duyduğumuz güvene de bir şeyler oluyor. Hem de sessiz sedasız, her geçen gün biraz daha derinden.

Kamuoyunda “Ankara Abisi” olarak tanınan Yasin Oyanık’ın tutuklanmasıyla yeniden gündeme gelen tartışma tam da bu noktada başlıyor. Bir dönem yardım faaliyetleriyle anılan Oyanık hakkında soruşturma açıldığında toplumun bir bölümü, dosyanın içeriğini ve yargı sürecini beklemek yerine çoktan hükmünü veriyor.

Oysa tutuklanmak suçlu olmak değildir. Şüphe, mahkûmiyet değildir. İddia, ispat değildir.

Bu ilkeleri yalnızca sevdiğimiz ve bize benzeyen insanlar için mi hatırlayacağız? Yoksa Ankara Abisi üzerinden yürüyen bu tartışmada da adaletin herkes için gerekli olduğunu gerçekten kabul edecek miyiz?

BİR GÜN KAHRAMAN, ERTESİ GÜN SANIK!

Toplum olarak insanları yüceltmekte de gözden çıkarmakta da aceleciyiz. Ankara Abisi olarak tanınan Yasin Oyanık’ın yardım faaliyetleriyle öne çıktığı dönemde onu sembolleştirenler, ardından gelen soruşturma haberiyle tek bir açıklama beklemeden en ağır suçlamaları sıralayabiliyor.

Elbette hiçbir yardım faaliyeti kimseye dokunulmazlık sağlamaz. İyilik yapmak hesap vermekten muaf olmak anlamına gelmez. Dernekler ve yöneticileri mali işlemlerinin hesabını vermeli; bağışların kaynağı, kullanımı ve denetimi konusunda şeffaf olmalıdır.

Ancak hesap sormak başka, hüküm vermek başkadır. Geçmişte yapılan iyilikler iddiaları ortadan kaldırmaz; iddialar da geçmişte yapılan her şeyi bir anda değersizleştirmez. Hukuk, gerçeği delillerle ortaya çıkarmak ve bu iki uç arasında adil bir değerlendirme yapmak için vardır.

İFTİRA KOLAYLAŞTI, İTİBAR SAVUNMASIZ KALDI

Dijital çağda bir insana suç isnat etmek, onu itibarsızlaştırmak ve hakkında şüphe yaratmak birkaç paylaşım, mesaj ya da manşetle mümkün. Peki iddia doğru değilse, eksik bilgiye dayanıyorsa veya bir insanın kişisel zafiyeti, ticari ilişkisi ya da geçmişteki hatası hiç işlemediği bir suçun içine çekilmek için kullanılıyorsa ne olacak?

Bunlar Ankara Abisi dosyası hakkında peşin hükümler değil, her soruşturmada ciddiyetle araştırılması gereken ihtimallerdir. Kumpas ve iftira iddiaları da suçlamaların kendisi de kanıt gerektirir. Kimse yalnızca tanındığı, sevildiği veya hedef gösterildiği için suçlu ya da masum ilan edilemez.

Hukukun görevi, kalabalığın kanaatini onaylamak değil, gerçeği delillerle ortaya çıkarmaktır.

“KİM YEMİYOR Kİ?” DİYEN ZİHNİYETİN ÇİFTE STANDARDI

Toplumsal tepkilerimizdeki seçicilik de sorgulanmalıdır. Kamu kaynakları, büyük ölçekli harcamalar, yolsuzluk iddiaları veya kaybolduğu ileri sürülen paralar gündeme geldiğinde meseleyi “Kim yemiyor ki?” diyerek sıradanlaştıranlar, iktidardan uzak kişiler hakkında ortaya atılan iddialar karşısında neden en sert yargıçlara dönüşüyor?

Her olay kendi delilleri ve koşulları içinde değerlendirilmelidir. Ancak ortak soru açıktır: Hesap sorma konusundaki hassasiyetimiz neden kişiye, kuruma ve siyasi yakınlığa göre değişiyor?

Kamu gücünü kullananlar, bağış toplayanlar ve ticari faaliyet yürütenler için şeffaflık ve hesap verebilirlik esastır. Birine gösterilen titizlik diğerine uygulanmıyorsa toplumun adalet duygusu yara alır. Kimseye peşinen suçlu demeyelim; ama kimseyi konumu, nüfuzu veya siyasi yakınlığı nedeniyle sorgulanamaz da kabul etmeyelim.

BÜYÜK SORULAR KÜÇÜK TARTIŞMALARIN GÖLGESİNDE Mİ KALIYOR?

Türkiye’nin geçmişinde kamuoyunu uzun süre meşgul etmiş siyasi, ekonomik ve hukuki tartışmalar var. Bunları yeniden ele almak, belgelerle konuşmak ve somut yanıtlar istemek mümkündür; ancak kanıtlanmamış suçlamaları gerçekmiş gibi sunarak adalet arayamayız.

Bir gündemin diğerini gölgelediğine ilişkin kuşkular da ancak somut verilerle değerlendirilebilir. Ankara Abisi soruşturmasının çok konuşulması, başka bir olayın özellikle örtbas edildiğini tek başına kanıtlamaz. Ama bu ihtimali tartışmaya açan soruların sorulmasını da engellemez.

Sorular açık: Büyük mali iddialar nasıl soruşturuluyor? Kamu kaynaklarının kullanımında denetim ne kadar etkili? Benzer iddialar karşısında aynı hukuki ölçütler uygulanıyor mu? Soruşturmaların sonuçları kamuoyuna ne ölçüde açıklanıyor?

Bu sorular bir tarafı korumak ya da diğerini suçlamak için değil, hukuka duyulan güveni güçlendirmek için sorulmalı. Adalet, yalnızca birileri hakkında işlem yapıldığında değil, herkes için aynı ölçütlerin uygulandığına inanıldığında güç kazanır.

İYİLİĞE GÜVENMEYEN BİR TOPLUM NEYİN ÜZERİNDE YÜKSELECEK?

Mesele yalnızca Ankara Abisi olarak tanınan Yasin Oyanık’ın tutuklanması değil; insanların yardıma muhtaç olduğunda kime güveneceği, bağışının yerine ulaşıp ulaşmadığını nasıl bileceği ve bir insanın itibarının hangi şartlarda korunacağıdır.

Sivil toplum kuruluşlarına güven, iyi niyet beyanlarıyla değil; bağımsız denetim, açık mali kayıtlar, hesap verebilirlik ve gerektiğinde etkili soruşturmayla kurulur. Aynı güven, soruşturma başladığında toplumun peşin hükümden kaçınmasıyla da korunur.

Bugün Ankara Abisi üzerinden bir dernek yöneticisi hakkında konuşuyoruz. Yarın aynı durum bir komşumuzun, arkadaşımızın, gazetecinin, iş insanının ya da herhangi bir yurttaşın başına gelebilir. Hukuk güvencesi, yalnızca kendimizden gördüklerimiz için isteyeceğimiz bir ayrıcalık değil, herkesin hakkıdır.

İyilik yapanı sorgulanamaz ilan etmek denetimi ortadan kaldırır; hakkında soruşturma açılanı bir anda toplumdan silmek ise adil yargılanma hakkını ve insan onurunu zedeler. İhtiyacımız olan ne körü körüne güven ne de körü körüne suçlamadır: Delil, şeffaflık, bağımsız yargı ve tutarlı bir kamu vicdanıdır.

Çünkü insanlar birbirine güvenemiyor, iyilik yapanın da yardım bekleyenin de içi rahat etmiyorsa kaybolan yalnızca Ankara Abisi’nin itibarı değil, toplumsal dayanışmanın kendisidir.

Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmedi mi?

Biz gerçekten adalet mi istiyoruz, yoksa yalnızca sevmediğimiz insanların cezalandırılmasını mı?

Sözün bittiği yer…

Görüşmek üzere…