Her şey o ilk kıvılcımla başlıyor... Yapmalıyım. Varmalıyım. Olmalıyım.
Esasen bir şeyi tutkuyla istemeyi "yaşamak" sanıyorlar, ya da sandırıyorlar...
Oysa hırs tutkunun zehirli bir sarmaşığa dönüşmüş halidir; Bir kez o sarmaşığa dolanmaya gör, bastığın yerin sağlamlığına bakmıyorsun, tırmandığın yerin yüksekliğinde oluveriyor gözün.
Doğru yollar, en güzel manzaralar bile ayak bağı gibi görünmeye başlıyor. Ve de sahte bir zafer uğruna, ait olan ne varsa yollarda döküp saçıyor.
Merhametini, dürüstlüğünü, en saf yanlarını, o meçhul galibiyetin sunaklarında kurban ediyor.
Yanlış kapılara kul olmak!
Peki, neden bu kadar kolay sapıyoruz yoldan?
Sanırım şapkamız başımızdan düşmedikçe düşünecek zamanımız olmuyor. Çünkü, varış çizgisini kutsamak öğretildi bize daha yolun başında. Ne hazindir ki, oraya nasıl ulaştığınla, kimleri ezdiğinle ya da hangi değerlerini yolda bıraktığınla ilgilenme, oyalanma denildi...
Kapılar yanlış seçildiğinde saray kazanılsa ne çıkar? İçeride yer bulamadıktan sonra o altın anahtarların ne hükmü kalır? Hırsın o karanlık ışığı gözleri kör ettiğinde, insan doğru yolu bir "vakit kaybı" olarak görmeye başlıyor. Kısayolların cazibesi, o çileli ama berrak patikasına ayakları girmiyor... Sonuçta elde edilen o kupa kaybedilmiş bir karakterin mezar anıtına dönüşüyor günün sonunda.
Hırsın kölesi olup yanlış kapıları aşındırmak, vicdanını ve o eşsiz "insan kalabilme" mücadelesini harcamakla eşdeğerdir.
Saygı ve muhabbetle