Görünüşte Hizbullah yüzünden değil mi? Ama gerçek hiç de öyle değil! Hem de İran gibi, İslâm coğrafyasında İsrail’e ve Siyonizme karşı doğru dürüst cihat eden tek ülkeye saldırırken!
Ki, zaten İran’a yapılan saldırılarda şu sıralar İsrail yok, ABD çok gibi!
Çünkü başka yerde öncelikli bir işi var!
Hal böyle iken, yani ikinci bir cephe açarak Lübnan’a niye saldırıyor?
Niye mi?
Sorunun cevabını bulmak için, 59 yıl önce adeta su deposu olan Golan Tepelerini ele geçiren İsrail’in şimdilik ana hedefinin İran olmadığını anlamak lazım.

Çünkü son yıllarda önce Batı Şeria (Tamamen işgal altında), sonra Gazze (Orayı da halletti gibi), şimdi de Lübnan’ı ele geçirerek (Öncelikle kendine sınır olan güneyini) Akdeniz kıyısına tamamen hakim sınırları olan devlet kurmak olduğunu anlamak için şu haritaya bakmak yeter de artar bile.
NEDEN Mİ, GÖRMENİN DE YARISINA İNANMAK?
“Söz uçar, yazı kalır” denir ya…
Bende hem sözünü ederek, hem de yazarak; “İşimi kulağımın duyduğunun hiç birine inanmayıp, gözümün gördüğünün bile yarısına inanarak yapmaya çalışırım.” İfadesini papağan gibi tekrarlayıp dururum!
Neden mi?
Bizim kuşağın “gazetecilik”, sonrakilerin ise “Medya” diye adlandırdığı işi yaparken, kulağından giren sözün doğru olup olmadığını anlamak için gözle görme ile de yetinmeyerek, araştırmak gerekiyor!
Çünkü “Her şey gözle göründüğü gibi de değildir” denmiyor mu?
Hele hele işinizi kamu denilen ahalinin tümü adına icra edilen bir mesleği iletişim araçları vasıtasıyla yapıyor iseniz.
Demek ki, öncelikle ve özellikle, kimden olursa olsun, her duyulana, her söylenene inanmamak lazım.
Yani, başta siyaset erbabı olmak üzere toplumun büyük kısmının maalesef bugün geldiği halde olunmamak gerekiyor.
Nasıl mı olunacak?
Cenab-ı Allah (CC) Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
"Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın (fâsık) biri size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın."
Hucurat Suresi.6. Ayet
BETONLAŞMA, BİNALAŞMA…
Hiç uzatmaya gerek yok!
Trabzon’da bir ben diyeyim “Betonlaşma”, siz söyleyin “Binalaşma” tercihi var.
Kimse de çıkıp, “Yok öyle bir şey” demesin!
Hem de tepeden, tavana, dipten zirveye kadar var…
Sahillerinin taşlar ve beton bloklarla doldurularak ortadan kalktığı, Boztepe gibi zirvesinin de betonarme yapılarla doldurulduğu (onun için de adının değiştirilmesi Betontepe olarak gereken) bir Trabzon da yaşamıyor muyuz?
Yaşarken de betondan arınmak için azda olsa fırsatlar ele geçirmiyor muyuz?
Eski otogar, kaldırılan çimento fabrikasının yeri ve de Karagöz olarak adlandırılan meydanlık…
Halen elimizden, betonlaşmaya kurban edilmemiş, gitmemiş olarak bunlar var.
Bırakın gitmesinler, yeşersin buralar. Açık hava meydanları olsunlar.
ÜRÜNE OLMADI, BARİ ÜNYE’NİN DOĞUSUNA…
Fındığın ana üretim alanı olarak tarif; “Ordu’nun Ünye ilçesinin doğusunda kalan kesim” diye yapılırdı.
Şimdi nasıl diyebilirız? “Ana üretim alanı idi.”

Yani iş Türkiye’de “Ünye’nin batısında”, Dünya’da da “Türkiye’nin ötesinde” yapılır hale geldi, getiriliyor.
Ama işin devlet eliyle yanlış başlatıldığı yer de maalesef Ünye’nin doğusu!
Maalesef 17 yıldır yanlış başladı, sonuçları da yanlış oldu, ama yine de yanlış gidiyor.
Ulusal Fındık Konseyi Başkanı Cem Şenocak’ın çözüm önerisine rağmen:
“Türkiye’de ve dünyada düz arazide fındık bahçeleri artıyor. Bu bahçelerdeki maliyet eğitimli arazilere göre çok düşük. Ana kesiminde miras yoluyla arazilerin küçülmesi ve eğimli arazilerde üretim maliyeti sebebiyle üreticinin geliri giderini karşılamıyor. Üretici adeta fındığa küstü. O nedenle eğimli araziler için ayrı bir destekleme modeli geliştirilmesi gerekiyor.”
Makul ve mantıklı bir öneri.
2009’da makul ve mantıklı olan “Alana değil de, ürüne destek” talebini yerine getirmeyen devlet-i aliyye mensuplarına duyurulur.
ŞİLİ’DE FINDIK HASADI BAŞLADI…
Kuzey yarımkürede Ağustos’un karşılığı Güney yarımkürede Mart ayı.
Kuzey’de fındık Ağustos’ta, Güney’de ise Mart’ta hasat edilmeye başlanıyor.
Hani birilerinin, “Tek bizde var” diye kendilerini “Tekel kalabilecek” sandıkları, ya da saydıkları fındık var ya! Hah işte onun hasadından söz ediyoruz.
Şili’de bu yıl geçen yıl ile hemen hemen aynı miktarda, 60-70 bin ton fındık olduğu söyleniyor.
Ama randımanı bayağı yükseltmiş, tıpkı ABD’de olduğu gibi 35-36’lardan 45’lere kadar çıkmışlar.
Her biri 200-300 dönümlük fındık bahçesi olan üreticiler 50 randımanı 6 dolar, düşük olduğu için ortalama 5 dolardan fındıklarını satıp para kazanıyorlar.
Maliyet maksimum 1.5 dolar civarında.
Kur üzerinden varın ne kadar kazandıklarının hesabı yapın.
Yaparken de, bir zamanlar dünya üretiminin yüzde 85’ini yapan, son zamanlarda ise yüzde 70’in altına düşen Türkiye’nin 5-10 sene sonraki fındıktaki ticaret payının ne olacağını varın tahmin edin.
İLBER ORTAYLI’NIN HATIRLATTIKLARI…
Sadece bir tarih değil, tarihe damga vuran İlber Ortaylı hocada “Vakt-i saati” geldiği çağrısına icabet ederek aramızdan ayrıldı.
“Çoğu insanın yol açmaya cesareti yoktur” diyerek başlayıp; “Ya sağa döner ya sola; üçüncü bir yoldan yürümek istemez. Hep hazır yolu sapmaya çalışır. Kendi taş yolunu döşeme gayretini bir türlü sarf etmez. Bu bir cüret, cesaret meselesidir, Ama şunu bilin ki, hayatta ancak kendi fiillerini Alp Dağı’ndan aşıran, aşırmayı düşleyen insanlar başarılı olur.” devam eden Has Adam İlber Ortaylı, “Kısa bir çizgi” saydığımız hayata o kadar uzunluklar ilave eyledi ki…
30 Kasım 2014’de satırlara sıraladıklarımızı hatırlattı:

Küçük iken, Necip Fazıl'ın tarifi ile "Çocukken haftalar bana asırdı" diye tarif ettiğimiz; yaş ilerleyince, Musa Eroğlu'nun "Aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor" türküsü ile düşünerek yaşadığımız zamanı kullanma hakkına sahip hayatımızda, geldiği gibi sessizce gidenler de vardır; giderken bizi beraberinde götürecek kadar içimize acısıyla, tatlısıyla hoşluklar bırakanlarda…
İşte onlar, görüldükleri gün sevindirenler, gittikleri gün ise hüzne boğanlardır.
Bize insan olarak düşen de bu sevinç ile hüzün arasındaki zamanı, yani "Mezar taşındaki çizgi kadar kısa" olan hayatı dolu dolu, doyasıya yaşamaktır.
KISSADAN HİSSE
Katharine ve Lincoln
Rus Çariçesi Katharina, hükümeti ile arasındaki ilişkileri özetlerken, “Bakanlarımın görüşlerine, benim gibi düşünürlerse katılırım” açıklaması, kimleri hatırlatmıyor ki!

Birde siyasetçi aranan en büyük özelliğin liyakat olması gerekirken, “Çok iyi hatip, çok yahşi konuşuyor” diyerek oy verilenler var ki; insanın aklına Abraham Lincoln’un, rakibi olan bir politikacı hakkında söyledikleri geliyor:
“Bu kadar büyük lafları, bu kadar küçük düşüncelere tıkıştırabilen bir adama daha rastlamadım.”