Geçenlerde aklıma Schrödinger'in kedisi takıldı. Hani şu kutunun içine koydukları, kutu açılana kadar ölü mü diri mi olduğu meselesiyle fizik dünyasını birbirine katan kedi…

Adamcağız 1935 yılında bir düşünce deneyi ortaya atmış. Bir kutu, bir kedi, radyoaktif bir atom, bir de zehir mekanizması… Kuantum fiziğinin tuhaflıklarını anlatmaya çalışmış.

Ben de düşündüm.

Yahu bu adam kediyi ne diye kutuya koymuş ki? Bir insanı gözlemleseymiş yeterdi. Hatta bizim memlekete şöyle bir uğrasaymış,;kuantum fiziğini bırakır, insan ilişkileri üzerine doktora yaparmış.

Çünkü bizde insan aynı anda hem mutlu hem mutsuz, hem haklı hem haksız, hem kırgın hem affetmiş, hem gitmiş hem de bir türlü gidememiş olabiliyor.

Üstelik bunun için kutuya falan da ihtiyaç duymuyoruz.

Kendi kendimize yetiyoruz!

Mesela bir arkadaşınıza soruyorsunuz:

— Nasılsın?

— İyiyim.

Ama nasıl bir iyilik!

Yüzünden düşen bin parça. Gözlerinin altında üç yıllık yorgunluk, sesinde yedi kuşaklık hayal kırıklığı var. Biraz daha kurcalasanız ağlayacak.

Ama iyi!

Bir de "Yok, bir şeyim." diyenler var.

O cümleyi duyduğumda artık korkuyorum. Çünkü biliyorum ki ortada kesinlikle bir şey var. Hem de öyle küçük bir şey değil. Muhtemelen yılına dayanan, içinde en az altı kişinin bulunduğu, üç sezonluk bir aile dizisi kadar karmaşık bir mesele.

Ama bir şeyi yok!

E, ben şimdi bu insanın hangi hâline inanayım?

Bir de bizim şu kırgınlık meselesi var.

"Ben kimseye kırgın değilim." diyen birini gördünüz mü dikkatli dinleyin.

Önce kimseye kırgın olmadığını söyler. Sonra kırgın olmadığı insanların listesini çıkarır. Ardından her birinin kendisine ne yaptığını tarih, saat ve mümkünse tanık isimleriyle anlatır.En sonunda da ekler:

"Allah yollarını açık etsin!"

O yolun açık olmasını gerçekten istiyor mu, yoksa yolun sonunda uçurum mu hayal ediyor, orası biraz karışık…

Bir de "Ben unuttum gitti." diyenlerimiz var.

Unutmuş ama olayın geçtiği günün hava durumunu bile hatırlıyor.

"2018'in kasım ayıydı, salı günüydü,yağmur yağıyordu. Üzerinde lacivert bir kazak vardı…”

Maşallah; hafıza değil, devlet arşivi!Ama unutmuş.

Şimdi Schrödinger yaşasaydı bu insanı hangi kategoriye koyacaktı?

Affetmiş mi, affetmemiş mi?

Unutmuş mu, unutmamış mı?

Bence adam kedisini alır, sessizce evine dönerdi.

Bizim toplumda bir de herkesin çok dürüst olması meselesi var.

Kime sorsanız dürüst…

Herkes iyi niyetli…

Herkesin kalbi temiz…

Herkesin vicdanı rahat…

Ama nedense ortalık kırgın, küskün, kandırılmış insan dolu.

Benim aklım burada biraz karışıyor!!!

Madem herkes bu kadar iyi, bu kadar kötülüğü kim yapıyor?

Madem kimse kimseyi üzmüyor, bu kadar insan kime kırılıyor?

Madem herkes doğru söylüyor, bu kadar yalan nereden çıkıyor?

Birileri geceleri gizlice kötülük yapıp sabah aramıza karışıyor olmalı.

Başka açıklaması yok!

Hele şu "Ben dobra insanım." cümlesi…

Duyduğum anda içimden bir sandalye çekip oturmak geliyor. Çünkü birazdan birilerinin kalbi kırılacak ve bunun adı dürüstlük olacak.

"Ben düşündüğümü söylerim!"

İyi de güzel kardeşim, insanın aklından geçen her şeyin dışarı çıkması şart mı? Beyin dediğimiz organın biraz da filtreleme görevi yok mu?

Her düşünceyi söylemek marifet olsaydı, hepimiz sabah uyandığımız andan itibaren birbirimizle kavgalı olurduk.

Ama yok!

Bizim insanımız dobra.

Bir de herkesin başkalarının hayatını çözmüş olması var.

Bu konuda gerçekten çok başarılıyız.

Kimin nasıl yaşaması gerektiğini biliyoruz.

Kimin kiminle evlenmesi gerektiğini biliyoruz.

Kimin ne giymesi, ne söylemesi, ne yapması gerektiğini biliyoruz.

Hatta bazıları bizim ne hissetmemiz gerektiğini bile bizden iyi biliyor.

Aynı davranışı kendimiz yapınca birden şartlar değişiyor.

"Ben aslında öyle biri değilim ama…"

İşte o "ama" var ya…

İnsanlık tarihinin en kullanışlı kelimesi olabilir.

Bütün yanlışlarımızı içine sığdırabiliyoruz.

Başkası susunca kibirli, biz susunca gururluyuz.

Başkası konuşunca geveze, biz konuşunca içimizi döküyoruz.

Başkası vazgeçince korkak, biz vazgeçince yorulmuşuz.

Başkası hata yapınca karakter meselesi, biz yapınca insanlık hâli.

Vallahi Schrödinger'in kedisi bizim kadar çelişkili olsaydı kutudan çıkmayı reddederdi.

Eveeet, ben yine Schrödinger'in kedisine döneyim.

Aslında adamın derdi kedinin kendisi değildi. Kuantum dünyasındaki belirsizliğin, bizim bildiğimiz dünyaya uygulandığında nasıl tuhaf sonuçlar doğurduğunu göstermekti.

Ama ben bu hikâyeden kendime başka bir şey çıkardım.

Biz de bazen kendi hayatımızı bir kutunun içine koyuyoruz.

Korkularımızı, kırgınlıklarımızı, söyleyemediklerimizi, yarım bıraktıklarımızı…

Sonra kapağını kapatıyoruz.

İçeride ne var, biliyoruz aslında.

Ama açmaya cesaret edemiyoruz.

Dönüp bakıyoruz.

Yaşadıklarımızdan çok, yaşayamadıklarımız birikmiş.

Söylediklerimizden çok, söyleyemediklerimiz kalmış.

Gittiklerimizden çok, gidemediğimiz yolları düşünüyoruz.

Ben artık şuna inanıyorum:

İnsan bazen kendi kutusunu kendi açmalı.

Hem düşünsenize…

Schrödinger'in kedisi en azından bir deneyin içindeydi.

Bizim ne deneyimiz var ne de bizi kutuya koyan bir fizikçi. Ama çoğumuz, kapağını kendimiz kapattığımız bir hayatın içinde, birilerinin gelip bizi yaşatmasını bekliyoruz…

Birsen Güdük Doğan