İnsan, aynadaki suretine daldığı kadar, bastığı yerin topraktan çok daha fazlaca olduğunu hissetseydi bir kadının şalvarındaki tozu gericilik sanmaz, o tozun bu vatanın mayası olduğunu bilirdi. Parıltılı vitrinlerden, markalı kumaşlardan başını kaldırıp da öze bakamayan, dış görünüşü modernleşmenin tek ölçütü sayan, kumaşın kesimiyle değerini ölçen bakış açısı, bugün, ne yazık ki en büyük vefasızlığı sergiliyor köklerine.

Anadolu kadınının şalvarı giysi midir yalnızca?

Elbette hayır.

O, bir hayatın, bir kavgayı göğüslemenin ve kültürüne sadakatinin sembolüdür.

O bol kumaşın içinde gizlenen tarlada bükülmeyen bir bel, evinde bereket dağıtan bir el ve yeri geldiğinde cepheye mermi taşıyan mangal gibi bir yürektir. Şalvarı çağ dışı bulup da dudak bükenler, varlıklarının hangi bedellerle ödendiğini unutmuş olanlardır.

O şalvarın her kıvrımında, bu ülkenin kuruluş harcı, alın teri, anne kokusu saklıdır.

​Hafızamızı yoklayalım.

O beğenilmeyen, köylü, diye yaftalanan kadınlar değil miydi ayağındaki parçalanmış çarıkla kağnı peşinde karlı dağları aşan? Elif’in kağnısı yürürken, üzerindeki o yırtık pırtık şalvar dünyanın en asil üniforması değil miydi?

Bugün rugan ayakkabılarının cilasına güvenip o çarıklı ayakları küçümseyenler, o ayakların çiğnediği topraklarda özgürce nefes aldıklarını fark edemeyecek kadar körelmişlerdir.

​Giyim kuşama odaklanan zihniyet, insanın niyetini elbette göremez.

Şıklığı Batılı kalıplarda arayanlar, Anadolu’nun sadeliğindeki estetiği elbette ki ıskalarlar. Başındaki yemeniye, altındaki şalvara bakıp kategorize etmek, örfü ananeyi, kültürü dar bir kalıba hapsetmektir.

Oysa o kadın, dağ gibi durur kıyafetinin içinde.

​Kendi kültüründen utanmak, bir ağacın kendi köklerini hor görmesine benzer. Bir İngiliz kiltiyle, bir Japon kimonosuyla övünürken, bizim insanımızın atasının, ninesinin şalvarından hicap duyması, entelektüel fakirliğin göstergesidir.

Modernlik kıyafette değil, zihindedir.

Zihnini şekilciliğe hapsetmiş olanlar, en büyük prangayı vurmuşlardır geçmişine.

Gerçek ilericilik, geçmişin o muazzam fedakarlığını bugünün imkanlarıyla harmanlayıp saygı duyabilmektir.

​O şalvarın içinde beden değil, bir tarih yatar. Cephede donan evladının üzerine kendi hırkasını değil, ıslanmasın diye cephaneyi örten o ana, dış görünüşü hiçbir zaman dert etmemişti.

Onun tek derdi vatandı, hürriyetti.

Şimdi biz, onun torunları olarak, onun kılık kıyafetini tartışma konusu yapıyorsak, bu bizim boynumuzun borcunu ödeyemediğimizin, vefanın ne olduğunu anlayamadığımızın resmidir.

​İnsanı üst başla yargılayanlar, şalvara çağ dışı yaftası yapıştıranlar, en karanlık çağda yaşamaktadırlar.

Çünkü insanı insan yapan, giydiği ipekler değil, sergilediği karakterdir. Anadolu kadını, o şalvarın içinde dünyanın en onurlu duruşunu sergilemiş, nezaketi de cesareti de o mütevazı kıyafetine sığdırmıştır.

​Zihniyet dönüşümü şart ama bu dönüşüm kıyafette değil, düşüncededir.

Biz ne zaman bir şalvar gördüğümüzde orada bir "gerilik" değil de bir "direniş" ve "bereket" görürsek, işte o zaman gerçekten modernleşmiş olacağız. Görünüşün aldatıcı parıltısına kapılıp özü unutanlar, köksüz kalmaya mahkûmdurlar.

​Anadolu kadını, o şalvarı ve yemenisiyle coğrafyamızın ruhudur. Onu eleştirmek, bu toprağın ruhunu incitmektir. O kadın, tarlada işçi, evde sultan, savaşta ise bir aslandır. Onun giyimi, hayatının ve mücadelesinin parçasıdır.

​Çarığın tozuna kurban olamayanlar, bugünün asfalt yollarında yürürken nereye gittiklerini asla bilemezler. Geçmişin o çileli ama onurlu kadınlarına kıyafetleri üzerinden haksızlık etmek, tarihe yapılmış bir ayıptır. Bizler, o şalvarın dizinde büyümüşler olarak, o giysinin temsil ettiği her dikiş izine minnettar olmalıyız.

Çünkü o izler olmasaydı, bugün şıklık yarıştıracak bir vatanımız bile olmayacaktı.

Özüne, Kültürüne, Değerlerine saygı duyup sahip çıkanlara selam olsun.

Muhabbetle.