Mustafa Mazlum Ağabey'in "Öykü Tadında Trabzon" adını verdiği imzalı kitabını hiç sıkılmadan büyük bir keyifle, tabir caizse bir dikişte okudum. Kitabın yazarı ansiklopedik bilgi vermekten uzak bir üslûpla yazdı eserini. Onun içindir ki akıp gitti sayfalar. İlerleyen sayfalarda bazen hayretimi gizleyemedim, bazen gülmemek için kendimi zor tuttum, bazen dünün güzelliklerinin kaybolduğunu görerek derinden hüzünlendim, içten bir âh çektim.
Daha çok dünün hayatına (mâzinin serencamına) ışık tutulan kitapta zamanın ne çabuk geçtiğini, geçen zamanın hayatımızda ne büyük ve köklü değişiklikler meydana getirdiğini hayretle ve hasretle gördüm. Bugün artık çoğunun toprak olduğunu bildiğimiz dünde yaşayan insanların ruhlarının ve yüreklerinin ne kadar temiz olduğunu görerek onlara gıpta ettim. Bugünkü insanların, özellikle yeni neslin duyarsızlıklarını ve kabalıklarını görerek eskilerde yaşama isteğim depreşti, bununla da kalmadı o olumsuz değişmelerin sebebini merak eder oldum. İyiye ve doğruya gitmemiz gerekirken bu olumsuz değişimin sebeplerini düşündüm.
"Öykü Tadında Trabzon" kitabını okurken Mahmut Goloğlu'nun "Selâm Trabzon’uma/Dört köşe kalesine, kargalaklı yalısına,/Maranzul incirine, dutuna, karayemişine,/Yokuşuna, inişine selâm!" diye başlayan Selâm Trabzon'uma" şiiri geldi aklıma.
Kitabın ilk yazısı olan "Bir Başkadır Karadeniz" deki şu ifadeler adeta bir mensur şiir güzelliğindedir: "Bir başkadır Karadeniz, ufuktan çıkan geminin önce dumanı değil, sarı çizmeli gugulli uşakları görünür, boyacıda en çok bordo mavi boya satılır. Her köyde bir Fadime nene var. Gaygananın tavasını, mezerenin havasını ‘eskilerin davasını ebedi unutmaz. Acem şalı kuşağıyla, belindeki bıçağıyla, askerdeki uşağıyla gurur duyar. Gözyaşının sellerinde, marifetli ellerinde, muhlamanın tellerinde, adeta salıncak kurar. Tahta beşikte sallanır, düğünlerde gılavlanır, sözleri dilde ballanır, muhabbeti asla terk edemezsin. Misafirin sofrasını kaymakla süsler, çember kenarını dantelle işler, cömertliği ona on kat vermişler, “yemeden bir yere gidemezsin' diye tehdidini de yapar."
"Öykü Tadında Trabzon" kitabını okurken geçmiş ve geçmişe dair ne varsa bir film şeridi gibi gözlerinizin önünden geçer. İçlerinde esans kokusu, kaportalarında kareli şeritler olan, radyolarında Anadolu türküleri çalan taksileri mi deyim; şapkalı amcaların, değnekli heriflerin buluştuğu Suluhan Kahvesi'ni mi deyim, Hacıkasım Fırını mı deyim, Sümer ve Melek sinemalarını mı deyim, gençlerin denize atladığı Ganita kayasını mı deyim, Moloz çöplüğünü mü deyim, Kuzgundere'deki kırık dökük gecekonduları mı deyim, o zamanlar tütün tarlası olan Holamana (Beşirli), Ayasofya ve Fatih semtlerini mi deyim, Değirmendere'deki lastik fabrikalarını mı deyim doğrusu bilemedim, bir türlü kara veremedim. Yine düne dair tek kanallı siyah beyaz televizyonların, çeşme başlarında başlayan sevdalıkların, düğün yedisinin, tadı damaklarımızda kalan yemek ve tatlıların sofralarımızda sıralandığı eski ramazanların, fındık ayı eğlencelerinin, gaz lambaları altında yapılan doyumsuz sohbetlerin, balıkçıların denize açılırken duydukları sevincin ve umudun, ağlayan çocukları susturmak için kullandığımız naylon emziklerin, kumul kırma aylarının, hartama kaplı hayatların, görücü usulüyle evliliklerin, muhacirliklerin, dar sokakların, kamyon kasası yolculuklarının, gaz lambasıyla ders çalışmaların, lohusa bakma geleneklerinin, 24 Şubat Kurtuluş Günleri'nin, lâmesli pidelerin, yufka günlerinin, kuluçka tavukların, asırlara direnen Horasan harcının, camideki çocukların, Ayvasıl mezere günlerinin, köylerdeki mısır akşamlarının, eski kına gecelerinin, ayakkabısız günlerde çarıkların, Değirmendere'nin mâzisinin, Eğrisu yayla göçlerinin, eli öpülesi anne ve babaların, eski çıraklık günlerinin, eski düğünlerimizin, fındık hasat ve savurma yıllarının, gugarların, değirmen günlerinin, cenaze günlerinin, hayvanları otarma günlerinin, kara kış gecelerinin, köy terzilerinin, köy kahvelerinin, Maçka Pazarı'nın, köylerin bayan aşçılarının, mektepte supara günlerinin, köylerden gelin almaların, mezeredeki yaşam çilesinin, mısır tarlasındaki nasırlı ellerin, okul günlerinin, peştamal ve keşanlı yılların, pilli radyoların, salıncakla kurulan dostlukların, semercilerin, serenderin, seyyar sünnetçilerin, tahta beşiklerin, teknede yıkanan çocukların, temcit sofralarının, uçurtma günlerinin, bedford günlerinin, yamalı pantolonların, hacı geleneğinin, yün çorapların, köylerdeki ırgatlık günlerininarcının,
hikâyelerini okumak ve o eski günleri özlemle yâd etmek istiyorsanız hiç vakit kaybetmeden Mustafa Mazlum'un kaleme aldığı "Öykü Tadında Trabzon" kitabını mutlaka okuyun. Emin olun ki pişman olmazsınız.
Kıymetli yazar ve dost Mustafa Mazlum Ağabey, "Öykü Tadında Trabzon" adını verdiği birbirinden kıymetli öykülerden ve anekdotlardan oluşan kitabında bize büyük bir nostalji yaşatıyor, unuttuklarımızı hatırlatıyor. Kendisine yürekten teşekkür ediyorum.