Aslında “işi gücü fındığa hizmet etmek değil de, fındığı kullanarak kendinden söz ettirmek” olanların basında yer alma güdülerini pek kaale almamak gerek!

Ama zaman zaman öyle lâflar eyliyorlar ki, “Gel de yazma” bakayım!

Hem de, rakamları bile dikkate almayıp, gerçekleri göz ardı edecek kadar öyle şeyler zikrediyorlar ki, sormayın gitsin!

İşte son günlerdekilerden birkaç tanesi.

Birincisi; “Türk fındığının rakibi yok.”

“Yok” ise, bundan çeyrek asır önce ürettiği fındığın yüzde 80-85’ini ihraç eden Türkiye’nin payı neden şimdilerde yüzde 70’lerin altına düştü?

Aradaki farkı birileri karşılamadı mı?

Ya da, firmalar çikolata da fındık kullanmaktan mı vazgeçtiler? Aksine arttırdılar.

Ya da, fındıklı çikolata tüketen dünya vatandaşlarının sayısı mı azaldı? Tersine çikolata tüketimi de artıyor.

*

İkincisi, “Üreticinin serbest piyasaya güveni kalmadı.”

“Niye kalmadı?” diye bunu söyleyenler kendilerine sordular mı?

Kendilerini sıygaya çektiler mi?

Çekerler mi? Çekmezler!

Çünkü üreticiyi serbest piyasa koşullarında koruyacak, güçlü kılacak örgütlenmeleri sağlama yerine, bunları yapması gerekenler sadece fiyattan ve rekolteden dem vurup durdular! Herkese cevap yetiştirmekle meşgul oldular!

Yetmedi, “Satın-satmayın” ikileminde ekonominin kurallarını bir kenara koyup, hiçe sayarak üreticiyi yanılttılar. Dahası zarar ettirdiler.

Hem de tüm bunların yarattığı olumsuz tablo rakamlarla ortada iken!

Ama önceki gün yazdık ya; “Dün 400’e çıkacak” dediği fındığa yarın için, “300’den aşağı olmaz” diyerek fiyat isteyenler, rakamların büyüklüğünü tersinden biliyor olsalar gerek!

Yani, “300, 400’den büyüktür!”

Sanırım bunlar, rakamların değerini ve toplama-çıkarmayı bilmiyor olsalar gerek!

DÜNDEN BUGÜNE…

Gümüşhane Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İsmail Akçay’ın, teşvikte 6’ıncı bölgede yer almasına rağmen sanayi yatırımlarında rağbet görmeyen şehrinden devam eden göçü önlemek için ekstra devlet desteği talep etmesi, ister istemez 26 Ağustos 2013’de kaleme aldığım anekdotu hatırladım.

Satır Arası serisinden, “Mezar Taşındaki Çizginin Şerefine” kitabımızda da yer alan o satırları toplumsal bir zihniyet değişimi gerektiğini de usunuzdan eksik eylemeden paylaşmak istedim.

Acemi Birlikleri ile Kalkınma…

Askeri birliklerin (özellikle de acemi birliklerinin) kentlerin dışına ve kırsal alanlara taşınması gündeme gelince, birçok yerden “Bize gelsin, bize gelsin” diye sesler ve çabalar yükseliyor.

Acemi birliklerini istemenin ne demek olduğunu anlayabilmek için 1984’de yaşayarak şahitlik ettiğim durumu, “kıssadan hisse” almasını bilenler için paylaşayım.

12 Eylül 1980 ihtilalinden sonra yapılan ilk genel seçimlerde (Kasım 1983) Anavatan Partisi iktidar, Turgut Özal’da Başbakan olmuştu.

Genel seçimlerin ardından Mart 1984’de gerçekleştirilecek yerel seçimlerle ilgili Turgut Özal, yurt genelinde mitingler ve ziyaretler yapıyor. Bizde Anadolu Ajansı adına muhabir olarak kendisini takip ediyorduk.

Hiç unutmam!

Sanırım Şubat 1984 idi.

Gümüşhane Belediyesi’ni ziyaret ettikten sonra, Sayın Özal, Harşıt çayının kenarındaki küçük parkta oturmuş vatandaşla sohbete sohbet ediyordu.

Etrafındakilere; “Gümüşhane’nin kalkınması için neler yapalım? Neler yapabiliriz?” diye sorduğunda, kuşburnu ve çimento fabrikasından daha birçok üretim tesisine kadar bazı yatırımlardan söz edilmişti.

Özal, bir anda, kenarda oturan 70 yaşlarındaki vatandaşa dönerek; “Sen dersin? Ne istersin amca?” diye sormaz mı!

Yaşlı Gümüşhanelinin cevabı: “Bir acemi birliği ver bize yeter.”

Herkes suspus olmuştu. Ama Turgut Özal; “Susmayın. Üretim yapmaz, yapamaz iseniz, dedenin önerisi en pratik çözüm. Ama biz bu tür değil, üreterek kalkınmanın çözümleri üzerine kafa yormalı, emek vermeliyiz” şeklinde yorum da yapmaktan geri durmamıştı.

GÖRÜNEN YA DA GÖSTERİLEN…

Öncelikle ve özellikle geçmişten günümüze, ama ille de zamanımızda, hiçbir şey değilse bile, çok şey, “Göründüğü gibi değildir.”

Daha çok da “Gösterildiği gibidir!”

Ezcümle, görüneni bile araştırma yerine, gösterileni yutma da insan işi değildir!

Ama, ne yazık ki, Allah’ın “İnsan” diye yaratıp, “akıl” ile donatıp, “kul” hanesine kayıt edip, kullanılsın diye de “irade” verdikleri içinde herkes değilse bile çokları “görüneni” irdeleme yerine, “gösterileni” biat derecesinde kayıtsız-şartsız kabulle yaşayıp, ahirete göç etmeyi tercih etme yolunu seçmektedirler.

Üstat Necip Fazıl’ın, “İğreniyorum” başlıklı yazısında; “Olanlar ortadayken, hep bugünü yarına erteleyici ve gelmeyecek bir istikbale ısmarlayıcı "cek" ve "cak" edatlarından iğreniyorum!” diye tarif eyledikleridir bunlar.

En doğrusu ise gösterileni değil, görüneni İlahi İrade’nin sunduğu akılın dümeni olan irade bütün halinde değerlendirebilmektir.

Kendisine verilen akl-i iradeyi kullanarak da Cenab-ı Allah’ın Arâf Suresi 179’uncu Ayet’ini kavrayabilmektir:

-“Andolsun biz, cinler ve insanlardan, kalpleri olup da bunlarla anlamayan, gözleri olup da bunlarla görmeyen, kulakları olup da bunlarla işitmeyen birçoklarını cehennem için var ettik. İşte bunlar hayvanlar gibi, hatta daha da aşağıdadırlar. İşte bunlar gafillerin ta kendileridir.”

Not: Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinden alınmıştır.

KISSADAN HİSSE

Padişah, patlıcan yemekten bıkmış. Emir vermiş; “Aşçıya söyleyin bir daha patlıcan pişirmesin.”

Dalkavuk hemen atılmış;” Haklısınız sultanım. Bu patlıcan kadar lezzetsiz sebze yoktur.”

Aradan bir ay geçmiş; padişahın canı patlıcan çekmiş; “Söyleyin aşçıya patlıcan karnıyarık yapsın.”

Dalkavuk hemen atılmış ve bu defa patlıcanının lezzetini övmeye başlamış. Bu kez padişah müdahale edip; “Dur bakalım. Geçen sefer patlıcanı yerin dibine soktun. Şimdi yere göğe sığdıramıyorsun.” demiş.

Dalkavuk boynunu bükmüş: “Sultanım ben patlıcanın değil, sizin dalkavuğunuzum!”

*

Başta siyaset erbapları, sonra yazar diye geçinen yazanlar ile bunlara her şartta emme basma tulumba gibi kafa sallayanlara, “Bir dününüze bakın, bir de bugününüze bakıp, kendinize lâkap bulun” diye ithaf olunur.