Devletin namına eskiden Fiskobirlik’in verirdi. Sonra sistem değişti, tamamen serbest piyasa şartları devreye girdi.
Ama hem sistemin oturtulamayışı, hem de köylünün alışık olduğu Fiskobirlik tarzı fiyat verilmemesinden rahatsız olunması, ben diyeyim “siyaset erbabını”, siz söyleyin “devlet-i aliyye”yi 2006’daki Bakanlar Kurulu kararı ile, “Fındık piyasalarında istikrarı sağlamak amacıyla” ve de “müdahale alımları” denilerek TMO’yu fındık alım-satımına soktu.
2006’dan 2026’ya; “Fındık piyasalarında tam olarak istikrar sağlandı mı?”
“Sağlandı” diyebilmek zor…

Zaten söz konusu, hem de “dünya lideri” olduğumuz, tek kuruş ithal girdisi olmadan “en önemli tarımsal ihraç ürünümüz” diye övündüğümüz fındık olduğunda, üretiminden ticaretine, ihracatından tüketimine kadar her aşamada “istikrar sağlandı” diyebilmemiz mümkün değil.
“Mümkün olmadığını” gösteren yayınlar, belgeler, kitapların tamamı da bu ürünün hasta eylediği Murat Taşkın’ın arşivinde mevcut!
Onun için daha fazla uzatmadan, lafı da dolandırmadan devletin TMO’ya açıklattırdığı 250-255 liralık fiyata gelelim.
Her ne kadar geçen yıl bekledikleri 400 liralık fiyattan çark eyleyerek, “En az 300 isteriz” diyenler her zamanki gibi sadece basında çokça yer almış olsalar da, TMO’nun bu civarında fiyat ilan edeceği aşağı yukarı belli idi.
Haa! 300 verilse idi, “350-400 olmalı idi” diyenler olmayacak mı idi?
Aynen!
Sonuç itibariyle 50 üzerinden randımandan alınıp satılmak üzere kantara konacak fındığına, köylü 250 lira üzerinden para alabilse, bana göre pek itiraz olmaz. Başta Batı kesimi olarak itiraz edenler de yok denecek kadar az olacaktır.
Ama başta Ünye’nin doğusu, yani “ana üretim bölgesi” olarak bilinen kesimde fındığını 50 ve üzeri randımanlı halâ getirebilen kaç üretici vardır ki?
Çok olmadığına ve her randıman ile kazanılan ve kaybedilen paranın 5 TL olacağına göre, fındığı 40 randıman gelenler 50 lira noksan ile 200 TL alacaklardır.
Daha doğrusu fındığına her aşamada değer ve önem vermeyenler 50 randımanı tutturamayacakları için kaybedecek, verenler ise kazanacaklardır. Bu da işin bir başka, ama gerçek tarafı…
Bugünlük bu kadar! Gelecek hafta daha detaylı devam edeceğiz.
Edeceğiz etmesine de, şimdilik yılda 2 milyar doların üzerinde döviz kazandıran, aslında bunun çok daha fazlasını kazandırabilecek bir üründe istikrarlı ve sürdürülebilir politikalarımızın olmaması var yaa!
Asıl orası sıkıntı. O sıkıntı zaten fındıktaki üstünlüğümüzü habire rendeleyerek, azaltıyor.
SÜPER LİG’DE 50. YIL KİTABI…
“Kitap Dostluğu” söz konusu olduğunda, Eski Futbolcu, Başkan, Milletvekili, Bakan, halen de devam eden işadamı kimliği ile Faruk Nafiz Özak’ın kayıt altına alınacak olduğu yer listenin ilk sıralarıdır.
Sanırım gerekçesi de, “Söz uçar, yazı kalır” gerçeğinde yer almaktadır.
“Tarih” diye adlandırılıp, geçmişi günümüze taşıyanların tamamı da yazılarla, dolayısıyla da kitaplar ile kayıt altına alınmış olduğunu çok ama çok iyi bilmesindendir.
Trabzon’un en büyük markası olan Trabzonspor’da, merdivenleri birer birer çıkarak futbolcu, takım kaptanı, yönetim kurulu üyesi ve başkan olarak ödevini yerine getiren Sayın Özak ile yarım asra dayanan muhabbetimizde son olarak birlikteliğimiz 1973-1974 sezonunda elde edilen İkinci Türkiye Ligi Şampiyonluğuyla Birinci Lige çıkmanın yıldönümü kutlaması oldu.

Trabzonspor’un tarihine de yine bir “ilk” olarak kayıt edilen kutlamalar vesilesi ile Trabzon’un spor geçmişi ile İkinci Lig şampiyonluğu kazanımı ile etkinliklerin, 464 sayfalık bir kitap ile de kalıcı hale getirilmesine ön ayak olan Faruk Özak, “Her kitap biraz eksiktir” gerçeğini bir kenara koyabilirsek adeta bizimle birlikte bir editör vasfında çaba gösterdi.
Tabii Divan Başkanlık Kurulu Başkanı Mahmut Ören’in “Yedi Yirmi dört” gayret ve desteğini de kenara koymadan…

Her ne kadar Faruk Abi ile Mahmut Ören’in “didik didik eyleme” ben diyeyim “Huyları”, siz söyleyin “Tercihleri” yüzünden yaşanan gecikme ile 2 yılda tamamlayabildikse de, Trabzon ve Trabzonspor futbol ve spor tarihinin kayıt altına alındığı “başvuru kitabı” niteliğinde bir eser ortaya çıkmış oldu.
Bu çıkışta hiç şüphesiz meslektaşım İsmail Fandaklı ile kalemini usta gibi kullanan genç arkadaşımız Cumali Yardım’dan da söz etmek bir borcun az da olsa ödenmesine vesile olmaktır.
İŞKOLİK OLMAK…
En çok, hem de en yakınımdakilerden aldığım eleştiri (genel de olumlu olsa da), “Çok çalışıyorsun” denilerek, ardına ilave edilen “İşkoliksin” sözü oluyor.
Bunları duyduğumda ise, özellikle de ahiret hesabına çok ama çok seviniyorum!
Çünkü işkolik olmak, “Çalışmak en büyük ibadettir” buyruğunu hatırlatıyor da ondan!
TOPLU HORONCULARI BAHÇEDE GÖREMİYORUM!
Hatırlar iseniz, “Vur patlasın, çal oynasın” diyerek dağda-bayırda, çarşıda-yaylada eğlenenlere, “Fındık ayı geldiğinde, bakalım bahçede de ele ele vererek horon tepme yerine hasat yapacak mısınız?” diye soru yönelterek bugünleri beklemiştim.
O günler geldi çattı. Fındıklar ama daldan, ama yerden toplanmayı bekliyor. Ben de bahçelere göz atıyorum.
Ama horoncuları pek göremiyorum!
“Göremiyorum” dedim ise, fındık bahçelerini kast ediyorum.
Trabzon’un Uzunsokak’ını, Maraş Caddesi’ni, Ganita’sını, sahillerdeki parklarını kast etmiyorum?
Zaten edemem ki!
Çünkü sanki eğlenenleri, horon tepenleri, toplu şarkı söyleyenleri bahçelerde değil de, sokaklarda caddelerde görür gibiyim!
Ellerinde son model telefonları görüyor, ama ceplerinde akçelerin pek olmadığını da düşünüyorum.
“Bu nasıl bir anlayıştır?” diye de kendi kendime sorup, hayıflanıyorum.
KISSADAN HİSSE
Adamın biri iş görüşmesine gider ve patronla konuşur.
Patron sorar; "Bu isten beklentiniz nedir?"
Adam saymaya baslar: “100 bin TL maaş, sigorta, ev."
Patron şaşırmış bir halde ona şöyle der: "Efendim biz size 150 bin TL maaş, bir Mercedes araba, villa ve sigorta vermeyi düşünüyorduk ama…"
Adam; "Şaka yapıyor olmalısınız?"
Patron cevap verir: "Önce siz başlattınız!"
DÜNDEN BUGÜNE
Sormuşuz!
Bundan tam 18 yıl önce farklı bir gazetede ama yine “Satır Arası” adını verdiğimiz sütunlarda, “Söz uçar yazı kalır” diyerek sormuşuz.
Aynen şöyle:
*
Gerçekte mum ışığı gibi olmalarına rağmen, “aydın” diye geçinirken, vatansızlığı maske, milliyetsizliği övünç,hoşgörü ve diyaloğu kendi inancına değil başkalarına hizmet aracı haline getirmiş olanlar var.
Öyleyse soruyoruz:
Kendine helal kıldığını, başkasına haram kılan, ancak bunu şeytanın yaptığı gibi, “Büyük bir günahı işlemeden önce onu ilahi bir şekle büründürenler” kimlerdir?