Özellikle ve öncelikle sözümüz, “Çalışmayı en büyük ibadet” olarak kabul edenleredir. Etmeyenler zaten önceliği ve özelliği kaybetmişler demektir ki, onlara ne anlatırsan anlat anlamazlar, kavrayamazlar!

Tıpkı Cenab-ı Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de A’râf Suresi 179’uncu ayette tarif eylediği gibi:

“Onların kalpleri vardır kavrayamazlar, gözleri vardır görmezler, kulakları vardır, işitmezler.”

Ezcümle, uzatmaya, her daim yinelediğimiz gibi “evelemeye gevelemeye gerek yok!”

Yaz geldi mi, yayla şenliklerinden tutun da, başta yerel yönetimler olmak üzere kamu özel ayrımı olmaksızın herkes, her kesim işi gücü eğlenmeye, eğlenceler organize etmeye döküyor.

Konserler mi ararsınız, yoksa festivaller mi?

Geziler turlar mı?

Ya da eğlenceli şenlikler mi?

Yanlış mı? Değil!

Gözümüz mü var? O da değil!

Ama bir gerçek var!

Hayat “vur patlasın çal oynasın”dan ibaret değil!

Ne zaman ibaret “hak ediliyor” olabilir?

Önce çalışacak, sonra da yemeyi, içmeyi, eğlenmeyi hak edeceksin.

Toplum, millet ve de ümmet olarak bunu pek becerebildiğimiz, ayarını tutturabildiğimiz zaten söylenemez!

Hatta “tam tersi haliyle idame ettirilmeye çalıştığımız bir yaşam tarzımız, tercihimiz var da” denilebilir.

Nasıl mı?

Kısacası, “Eğlenmeye koşuyor, çalışmaya ise yürüyerek gitmeyi bile yapmıyoruz!”

Aha, geldi rahmetli Ananım, “Ölüler bile dirilerek bahçeye girer, toplarlar” dediği fındık ayı, fındığın hasadı…

Ama bakıyorum, okuyorum, izliyorum da, “Kim toplayacak? Gündelik kim bilir kaç lira olacak? Toplamanın maliyeti büyük” gibi söylemler, serzeniştler havada uçuşuyor! Adeta “Bahçeden kaçmak istercesine!”

Demek ki, söz konusu eğlence olunca Temmuz’da, sesini çıkarmayanlar, fındıkta çalışma ayı Ağustos gelince feryad-ı figân eyliyorlar.

Bu da hepimizin bildiği Ağustos böceği ile karınca kıssasını hatırlatmıyor değil!

Onun için hiç uzatmadan, ayrıntıya girmeden çok net ifade ediyorum ki, Temmuz’da eğlenenler, hatta eğlenceleri organize edenler, onlara çanak tutanlar, kucak açanlar, Ağustos’ta fındık bahçelerinde olmazlar, kendi fındıklarını kendileri toplamaz, komşuları ile imece yapmazlar ise, insan olarak yüklendiği sorumlulukların felsefesinde dünya için yanlış yapmakta, ahiret için ise günah işlemektedirler.

Durumun ahvali, işin özeti çok net olarak bana göre budur.

“Yanlıştır” diyen varsa da beri gelsin!

Hele hele ki, 365 günlük bir senenin 11 ayında fındık bahçesine adımı atmayıp, verim ve kalitenin artması için gerekeni de yerine getirmemesine rağmen tüm yapmadıklarını alt alta listeleyerek “Fındığın maliyeti şu kadar. Çok yüksek” diyerek ortalıkta cirit atanlar var ya, onlar öncelikle “Beri Gelsin!”

Gelsinler ki, “Yanlış hesaplarını Bağdat’a bile gitmeden, kendilerinin yüzüne vuralım, geri döndürelim!”

KISSADAN HİSSE…

Eğlenceyi oldukça seven bir ağustos böceği varmış. Bu ağustos böceği devamlı saz çalar, şarkı söylermiş. Tüm gününü bu şekilde geçirirmiş. Derken güzel, sıcak günler bitmiş, kış gelmiş. Artık havalar oldukça soğuk ve yağışlıymış. Ağustos böceği şarkı söylemez hale gelmiş. Soğuktan oldukça üşüyormuş ve karnı da oldukça açıkmış. Fakat asla yiyeceği yokmuş. Şu sebeple tüm yazı saz çalarak ve şarkı söyleyerek geçirmiş. Kış için asla hazırlık yapmamış. Fakat o bu şekilde eğlenirken minik komşusu karınca tüm yazı kış hazırlığı yaparak geçirmiş. Ağustos böceği bunu hatırlamış ve aklına karınca komşusundan ödünç istemek gelmiş; “Karınca komşumdan ödünç yiyecek bir şeyler isteyeyim, hem ne var Ağustosta yine öderim” demiş.

Ağustos böceği bu fikir içinde karınca komşusunun kapısına gitmiş. Kapıyı çalmış. Karınca açmış kapıyı. Karşısında açlık ve soğuktan perişan olmuş Ağustos böceğini görünce; “Ne istiyorsun?” diye sormuş.

Ağustos böceği de; “Karınca kardeş havalar oldukça soğudu, çok üşüyorum. Üstelik karnımda oldukça aç. Fakat yiyecek hiçbir şeyim yok. Bana ödünç yiyecek bir şeyler verir misin? Söz veriyorum Ağustos’ta borcumu ödeyeceğim” demiş.

Karınca da; “Niçin yiyecek hiçbir şeyin yok? Tüm yaz ne yaptın sen?” diye karşı soru yöneltmiş.

Ağustos böceği oldukça utanmış, oldukça utangaç olmuş ve; “Şeyyy! Ben tüm yaz saz çaldım, şarkı söyledim. Kış için asla hazırlık yapmadım.” dediğinde karınca oldukça sinirlenip; “Madem öyle ki tüm yaz saz çalıp, şarkı söyledin. Şimdide oyna” diyerek kapıyı “tak” diye tak Ağustos böceğinin yüzüne kapatmış.

VERİM ve KALİTE İÇİN Bahçeye gel bahçeye…

Ömrü 40-50 yılı geçmemesine rağmen, asırlık olan bahçelerin sökülüp yeniden ve farklı sistemlerle dikilmesi için Trabzon Ticaret Borsası adına çeyrek asır önce başlatılan çalışmalar ve gösterilen çabaların içinde yer alan birisi olarak Ahmet Kaçmaz’dan alınan ve genellikle de Ümit Tokcan’dan çokça dinlediğimiz bir türküyü adeta slogan eylemiştik.

Hat da, meslektaşım ve birlikte çalıştığımız bizim Ömer Altuntaş, kemençe ile bir arkadaşına da o türküyü biraz değiştirerek farklı söyletip konuya dikkatleri çekmişti.

Bildiğiniz gibi türkünün aslı;
“Bahçeye gel bahçeye,

Kuru fındık bulursun.

Alacaksan al beni,

Yoksa pişman olursun” diye başlıyor.

Biz ondan esinlenerek güfteyi şöyle değiştirmiştik:

“Bahçeye gel bahçeye,

Dolu fındık bulursun.

Bakacaksan bak bana,

Yoksa pişman olursun.”