Geçen hafta, dört bir yanımızı “Vur patlasın, çal oynasın” diyerek saran yayla-sahil eğlencelerini söz konusu ederek, “Temmuz’da eğlenenler, Ağustos’ta bahçeye girmezler ise…” başlığı attığımız çağrımıza genel de, olumlu karşılıklar aldık.
Aldık almasına da, biz söylenen ve gönderilen söze değil, fındığın hasat edilmesine sıra geldiğinde, bahçelere kimlerin girip-girmediğine bakacağız.
Sonra da Mevlana Celalettin Rumi’nin vecizesinde önce
“Söze bakarım söz mü diye” dediğine, sonra da söz sarf eyleyenlerin fındık dalına asılıp-asılmadığına bakarak, “Söyleyene bakarım adam mı diye” ilave etmesi üzerinden değerlendirme yapacağız.
Aha çok çok kalmadı!
Her daim olduğu gibi, daha olgunlaşmadan fındığın dalından koparılmayacağını fars ederek, Ağustos’un ortalarında bahçelere teftiş eyleyip, “Eğlenenler mi çok, çalışanlar mı?” sorusunun cevabını bulacağız.
İlle de kemençe eşliğinde binlerce kişilik horon halkası oluşturarak, ayaklarını tepenlerin, elleri ile dallara asılıp asılmadıklarına bakacağız!
GÖKYÜZÜNE SAKLI KENT: SANTA…
Gazetede kocaman fotoğrafın hemen altına, “Santa Harabelerine Akın” başlığı atılmış haberi okuyunca, rahmetli Orhan Kaynar ağabeyimizin “Gel de Yazma” sütununu yine hatırlama bakayım!
Öyle ya, etrafındaki 7 tepe ile bütünleştirilmiş, Prof. Dr. Yavuz Gündüzalp hocamızın araştırmasına “Gökyüzüne Saklı Kent” başlığı attığı Santa’ya yine “Harabe” ibaresini ekleyerek tüm dünyaya ilan etmek nesin nesidir?
Kaç kere yazdık hatırlamıyorum?
Dahası “Birine 40 gün deli dersen deli olur” hesabı üzerinden 40’dan fazla başlık da atarak, “Santa’ya Harabe kelimesini eklemeyin” çağrısı da yapmadık mı?
Yaptık ama bu 40 hesabı normal insanların oluşturduğu toplumda karşılık buluyormuş demek ki! Bizde işe yaramadığına göre, 40’ı 400 mü, yok sa 4.000 mi yapsak acaba?
Yapar isek, cümle aleme adeta; “Santa’yı harabe haline getirdik” diye ilan etmiş olmuyor muyuz?
Hem de bunu resmi kayıtlara geçirip, yön tabelaları ile işaretleyerek de “İşte ispatı” demiyor muyuz?
Hadi lâfı, yazıyı bir kez daha eveleyip-geveleyip uzatmayalım!
Teklifi tekrar etkili ve yetkililere hatırlatıp, doğruya davet edelim mi?
Edelim.
Sadece “GÖKYÜZÜNE SAKLI KENT” ibaresi ile “SANTA” ismini kullanalım.
Harabeye gelince de, yaptığımız tahribatı ortadan kaldırmak için gereken restorasyonu bir an önce gerçekleştirelim.
ADALET İÇİN LİYAKÂT…
Cuma Namazı’ndan önce imamın hutbeden inmeden önce, “Allah adaleti emreder…” diye başlayarak Nahl Suresi 90’ıncı ayeti okumasının da etkisiyle, adalet ve liyakat ikilemi için Elmalı Hamdi’nin mealine göz gezdirince, “Adaleti gözetmeyenin vay haline” demedim değil!
Sonra da, daha sonrasını, yani ahiret ahvali için de, birkaç ayeti hatırlatmanın yararı olacağını düşündüm.
İşte “kıssadan hisse” diyerek anlamasını, almasını, dahası kavramasını becerebilenler için Cenab-ı Allah’ın, “Ey iman edenler” diye işaret ederek buyurduğu o Ayetler:
-“Şüphesiz Allah size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder.” Nisa 58
*
-“Kendinizin veya anne babanızın ve akrabanızın aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutun.” Nisa 135
*
-“Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin.” Maide 8
GİDEMEDİĞİN YERE ARTIK GİDİYOR İSEN…
“Gidemediğin yer senin değildir” denilerek yolun ne kadar önemli olduğu hatırlatılmak istenir ki, genel itibariyle doğrudur.
Ama sanırım, “Amaca yönelik” olması da gerekir sanırım.
Hele hele, karayolu ve köy hesabıyla 22 bin km’lik bir ağ ile Türkiye’nin en fazla yol ağına sahip Trabzon’u söz konusu ediyor iseniz, amaç çok ama çok daha dikkati çekici olmaktadır.
Trabzon’da 20 bin kilometrelik köy ve mahalle yolu sayılanlarda dikkati çeken ise adeta her eve bir yol vurulması, yapılmasıdır.
İyi de, her eve bir yolun gitmesi, orada herhangi bir üretim yapılmıyor ise kalıcı olarak yararı nedir?
Daha net bir ifade ile ; “Ye-iç-yat” olarak kullanılan kırsaldaki evler, yerleşim yerlerine döşe yolları gitsin! Ne olacak?
Bırakın bir ineği, bir koyunu, bir marul, iki baş soğan dikilmiş tarlası, dönümde 50-60 kilo değil de, 150-200 kilo fındık üreten bahçesi, yani üretimi olmayan yerlere, evlere yol yapılsa ne olur? Yapılmasa ne?
O yere gitsen ne olacak? Gitmesen ne?
KISSADAN HİSSE
Bir, araştırmacı gazeteciliğin büyük ustası, Rahmetli Uğur Mumcu’nun, “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar” diye tarif ettikleri vardır.

Bir de İsmail Hami Danışmend’in; “Büyük ve derin düşüncelerin sığ ya da dar görüşlü zihinlere anlatılamayacağını, bunun boş bir çaba olduğunu ifade eden” ünlü mecaz ifadesi olan; “Büyük fikri küçük kafaya sokma Yarabbi” diye yaptığı dua vardır.

DÜNDEN BUGÜNE…
28 Temmuz 2006’da, yine fındığı söz konusu ederek yazmışız.
*
İşin (fındığın) özü
Fındık niye bu hale düştü?
Çok konuşulduğu için!
Üreticisinden tüketicisine,
Tüccarından sanayicisine,
Bakkalından ayakkabıcısına,
Ziraat odasından esnaf temsilcisine,
Fındıktan geçineninden Almanya’da yaşayıp tatile gelirken, “Bari şu fındığı da toplatalım. Dalında kalmasın” diyenine,
Sayfalarda ve ekranlarda görünmek için önüne çıkan her fırsatı değerlendirmekten başka düşüncesi olmayanından kenarda unutulmuşluğuna son vermek isteyenine,
Kendini Süleyman Demirel gibi, “Bir bilen” ilan edeninden, her ihtimalden biraz söz edip, “Ben dememiş miydim, yazmamış mıydım?” diye böbürlenenine,
Bürokratından siyasetçisine,
Bakanından Başbakan’ına kadar…
Hemen herkesin, “Çok konuşan çok hata yapar” gerçeğini unuttukları için fındık bu hale düştü!