Bir adamın çok sevdiği bir atı varmış.

Günün birinde at hastalanmış.

Adam, çaresizce veterineri alıp eve ahıra götürmüş. Veteriner atı muayene etmiş, gereken tedaviyi uygulamış ve ahırdan çıkarak sahibine dönerek;

“Ben üzerime düşeni yaptım. Ancak bu at ayağa kalkmazsa yapılacak başka bir şey yok. Onu öldür” demiş.

Bu konuşmayı ahırın dışında bir köşede bekleyen koyun da duymuş.

Koyun, atın yanına koşmuş.

“Benden duymuş olma?” demiş.

“Ayağa kalkmazsan seni öldürecekler.”

At çok üzülmüş.

Koyun ise onu teselli etmiş:

“Haydi dostum, kalk. Biraz gayret et. Sen bunu başarabilirsin.”

At önce doğrulmaya çalışmış.

Olmamış.

Koyun yeniden cesaret vermiş.

“Bir daha dene”

At tekrar çabalamış.

Sonunda ayağa kalkmayı başarmış.

Koyun sevinçten ne yapacağını bilememiş.

“Başardın” diye bağırmış.

At iyileşmiş.

Atın sahibi de mutluluktan havalara uçmuş.

Sevdiği atının hastalıktan kurtulmasına öylesine sevinmiş ki, bu mutluluğu paylaşmak için yanı başında bekleyen koyunu kesip kurban etmiş.

Ve hikâye burada bitmiş.

Ama asıl hikâye aslında şimdi başlıyor.

Çünkü insan ister istemez soruyor,

Koyunun suçu neydi?

Kötülük mü yaptı?

Hayır.

Çıkar mı gözetti?

Hayır.

Birinin canını mı yaktı?

Hayır.

Tam tersine.

Bir canın kurtulması için çaba gösterdi.

Dostuna yardım etti.

Ama yaptığı iyiliğin bedelini kendi canıyla ödedi.

Hayat da bazen böyledir.

Her iyi niyet, iyi sonuç doğurmaz.

Her yardım, teşekkürle karşılanmaz.

Her doğru söz, alkış getirmez.

Hatta bazen insan, hiç ilgisi olmayan bir meselenin içine sırf vicdanından dolayı girer ve sonunda bedel ödeyen yine kendisi olur.

Buradan çıkarılacak ders, “Kimseye yardım etmeyin” değildir tabi.

Asıl ders şudur,

Yardım etmekle, herkesin işine karışmak arasında ince bir çizgi vardır.

Bir insanın derdine çare olmak başka şeydir; kendini başkasının kavgasının ortasına atmak başka.

Bazen bir dostunuzun yanında olursunuz.

Bazen bir haksızlığı görür ve itiraz edersiniz.

Bazen susmak yerine konuşmak gerekir.

Ama bazen de “Bu mesele beni ilgilendirmiyor” diyebilmek gerekir.

Çünkü herkesin kavgası sizin kavganız değildir.

Herkesin hesabı sizin hesabınız değildir.

Herkesin sorunu sizin sorumluluğunuz değildir.

Ve en önemlisi, her iyilik yapmak istediğiniz insan, sizin iyiliğinizin kıymetini bilecek diye bir kural da yoktur aslında.

Bugün çevremize baktığımızda, insanların en büyük problemlerinden birinin de bunun olduğunu görüyoruz.

Bir başkasının tartışmasına giriyoruz.

Bir başkasının kavgasını sahipleniyoruz.

Bir başkasının meselesinde taraf oluyoruz.

Sonra bir bakıyoruz ki,

Kavga bizim kavgamız olmuş.

Bedel bizim bedelimiz olmuş.

Ve bizi o meseleye sokanlar, kenara çekilip seyretmeye başlamış.

Tıpkı koyun gibi,

O sadece atı kurtarmak istemişti.

Ama sonunda kurban olan kendisi oldu.

Şunu da unutmamak gerekir,

İyilik yapmak güzeldir.

Ama iyilik yaparken aklımızı da yanımıza almak gerekir.

Vicdan başka şeydir, tedbirsizlik başka şey.

Cesaret başka şeydir, her işe atılmak başka şey.

Yardımseverlik başka şeydir, kendini başkasının yerine koyup hayatını riske atmak başka şey.

İnsan hem iyi olabilir hem de sınırlarını bilebilir.

Hem dostunun yanında olabilir hem de ne zaman geri çekileceğini anlayabilir.

Çünkü hayat bize bazen çok pahalı dersler verir.

Ve bazı derslerin bedeli para değildir.

İtibarınızdır.

Huzurunuzdur.

Dostluklarınızdır.

Hatta bazen canınızdır.

Koyunun hikâyesi bize belki de en basit ama en önemli hayat derslerinden birini anlatıyor ama herkese iyilik yapmaya çalışırken kendinizi feda etmeyin.

Her duyduğunuza müdahil olmayın.

Her kavgaya girmeyin.

Her meselede taraf olmayın.

Ve bazen sadece kendinize şu soruyu sorun,

“Bu mesele gerçekten beni ilgilendiriyor mu?”

Cevap “hayır” ise…

Bazen en büyük akıl, sessizce kendi yoluna devam etmektir.