Birleşmiş Milletler Genel Kurulu bir kez daha dünyanın bütün hesaplarının masaya yatırıldığı bir diplomasi arenasına dönüştü.

Ama bu defa New York’ta görünen tablo, sıradan bir BM toplantısından çok daha önemli.

Çünkü Ortadoğu kaynıyor.

İran savaşın içinde.

İsrail kendi güvenlik hesabını yapıyor.

Körfez ülkeleri diken üstünde.

Suriye ve Irak yeni dengelerin arayışında.

Rusya-Ukrayna savaşı hâlâ bitmiş değil.

Ve bütün bu denklemin ortasında Türkiye var.

ABD Başkanı Donald Trump’ın Körfez ülkeleriyle yaptığı İran toplantısında Türkiye’nin de masada olması, Ankara’nın bölgedeki ağırlığını gösteren önemli bir görüntüydü.

Toplantıya Türkiye’nin yanı sıra Katar, Suudi Arabistan, BAE, Kuveyt, Bahreyn, Umman, Irak, Suriye, Ürdün, Mısır ve Lübnan’dan temsilciler katıldı.

Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan’a dönerek söylediği söz ise hayli dikkat çekiciydi:

“O benim çok iyi dostum. Çetin cevizdir. Onunla uğraşamazsınız. Harika bir adam.”

Diplomaside sözlerin ağırlığı vardır.

Hele bu sözler ABD Başkanı tarafından, Ortadoğu’nun en kritik dosyasının konuşulduğu bir masada söyleniyorsa çok daha önem kazanıyor.

Burada sadece bir dostluk ifadesi aramamak gerekir.

Trump, Erdoğan’ın bölgesel ağırlığını bildiğini açıkça ortaya koyuyor.

Türkiye İran’ın komşusu.

Suriye’nin komşusu.

Irak’ın komşusu.

Karadeniz’in anahtarı.

NATO üyesi.

Körfez ülkeleriyle ilişkileri çok güçlü.

Rusya ile konuşabilen, Ukrayna ile konuşabilen bir ülke.

İşte Türkiye’nin farkı burada.

BM’de dikkat çeken bir başka durum da Netanyahu’nun ABD’ye kaçak gibi girip çıkmasıdır.

Netanyahu BM Genel Kurulu için New York’a gelirken Trump’la görüşmesi planlanmadı. Trump ise aynı saatlerde Körfez ülkeleri ve Türkiye’nin de bulunduğu geniş bir bölgesel toplantıda İran dosyasını konuştu.

Bu durum ABD ile İsrail arasında kopuş olduğu anlamına gelmez, ama Washington’un Ortadoğu denkleminde yalnızca Tel Aviv’i dinleyen bir pozisyonda olmadığını gösteren önemli bir fotoğraftır.

Trump artık İran meselesini yalnızca İsrail ile değil, İran’ın komşuları ve Körfez ülkeleriyle de konuşuyor.

Çünkü savaşın faturası sadece İran’a çıkmıyor.

Körfez’in petrolü etkileniyor.

Hürmüz Boğazı tehdit altında kalıyor.

Dünya enerji piyasaları sarsılıyor.

Ticaret yolları etkileniyor.

ABD’nin savaş halinde olduğu İran Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın da New York’a gitmesi ise başka bir önemli gelişmedir.

ABD ile İran arasında savaş sürerken İran Cumhurbaşkanı’nın BM kürsüsüne çıkması, bütün sert açıklamalara rağmen diplomasi kapısının tamamen kapanmadığını gösteriyor.

Pezeşkiyan, ABD’nin kendilerini teslim olmaya zorladığını savunurken Washington ise İran’ın nükleer silaha sahip olmasını engelleme hedefini vurguluyor.

Trump da İran konusunda “anlaşma için momentum var” mesajı veriyor.

Yani bir tarafta savaş tehdidi, diğer tarafta diplomasi.

Dünya böyle bir garip denklem içerisinde işte.

Peki, Türkiye burada ne yapıyor?

Türkiye ise bağırıp çağırmaktan çok konuşan taraf olmaya çalışıyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan BM Genel Kurulu'nda Gazze’den Filistin’e, İran’dan Ukrayna’ya kadar birçok dosyaya değindi.

Rusya-Ukrayna savaşının sona erdirilmesi gerektiğini, Ukrayna’nın egemenliği ve toprak bütünlüğünün korunması gerektiğini söyledi.

Aynı zamanda İran ve Ukrayna konusunda diplomatik süreçlerin desteklenmesi gerektiğini vurguladı.

Bence Türkiye’nin asıl gücü de burada.

Ankara aynı anda Washington’la konuşabiliyor, Moskova’yla konuşabiliyor, Kiev’le konuşabiliyor.

Tahran’la konuşabiliyor, Doha’yla, Abu Dabi’yle, Riyad’la konuşabiliyor.

Bu kolay bir şey değil.

Ortadoğu’dan Orta Asya’ya herkesle.

Üstelik mesele sadece Ortadoğu değil.

İran savaşı, Suriye ve Irak’ın geleceğini etkiliyor, Körfez güvenliğini etkiliyor, Enerji koridorlarını etkiliyor, Kafkasya’yı etkiliyor, Orta Asya’yı etkiliyor.

Rusya-Ukrayna savaşı da aynı şekilde Karadeniz’den Kafkasya’ya, oradan Türk dünyasına kadar uzanan geniş bir coğrafyanın geleceğini etkiliyor.

Dolayısıyla New York’ta kurulan masayı sadece “İran toplantısı” diye okumak eksik kalır.

Asıl konuşulan şey, savaşlardan sonra dünyanın nasıl şekilleneceğidir.

Trump’ın Cumhurbaşkanı Erdoğan için kullandığı “çetin ceviz” sözü bu nedenle önemli.

Belki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı herkes sevmek zorunda değil, ama Türkiye’nin masadaki ağırlığını herkes hesaba katmak zorundadır.

ABD de katıyor, Rusya da katıyor, İran da katıyor, Körfez de katıyor, Avrupa da katıyor, İsrail de katmak zorunda.

Çünkü Türkiye öyle bir coğrafyada duruyor ki, Ortadoğu’ya bakarken Türkiye’yi görmemek mümkün değil.

Karadeniz’e bakarken Türkiye’yi görmemek mümkün değil.

Kafkasya’ya bakarken Türkiye’yi görmemek mümkün değil.

Orta Asya’ya uzanırken Türkiye’yi görmemek mümkün değil.

İşte New York’taki fotoğrafın özeti budur.

Dünya yeniden kurulurken Türkiye masanın dışında değil, tam ortasındadır.

Ama asıl mesele masada oturmak değil, asıl mesele, o masada Türkiye’nin çıkarlarını, bölgenin barışını ve dünyanın istikrarını koruyacak bir diplomasi ortaya koyabilmektir.

Türkiye bunu yapıyor.

New York’ta şimdi herkes birbirini dinliyor.

Kim ne kadar güçlü?

Kim ne kadar kararlı?

Kim ne kadar yalnız?

Kim kiminle masaya oturabilir?

Bütün mesele bu.

Ve görünen o ki…

Bu satrançta Türkiye’nin taşı, hiç de hafife alınacak bir taş değil.