Bir şehrin gelişmişliği, yükselen binaların yüksekliğiyle değil; insanlara sunduğu yaşam kalitesiyle ölçülür. Geniş caddeler, modern yapılar ve yeni konut projeleri elbette şehirlerin gelişiminin bir parçasıdır. Ancak sağlam bir altyapı, doğru şehir planlaması, yeterli yeşil alanlar ve insanı merkeze alan bir anlayış yoksa ortaya çıkan şey gelişmiş bir şehir değil, yalnızca büyüyen bir betonlaşma ve yapı yığınıdır.
Dün ve bugün İstanbul’da yaşanan sel ve su baskınları, şehir planlamasının ve altyapı yatırımlarının ne kadar hayati olduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Yağmur yağdığında su baskınları yaşanıyor, yollar göle dönüşüyor, trafik kilitleniyor ve günlük hayat aksıyor. Bu sorunları yalnızca yağışın şiddetiyle açıklamak yeterli değildir.
Şiddetli yağışlar doğal bir olaydır; ancak yağmur sularının tahliye edilememesi, dere yataklarının ve doğal su akış yollarının göz ardı edilmesi, su geçirmeyen beton yüzeylerin artması ve yetersiz drenaj sistemleri, yağışın afete dönüşmesine zemin hazırlıyor.
Bu nedenle şehirlerde yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, iklim değişikliğinin getirdiği riskleri de hesaba katarak; yağmur suyu drenaj sistemlerinin, dere yataklarının ve kanalizasyon altyapısının bilimsel veriler ışığında planlanması gerekir. Yaşanan her afet, bilimsel şehircilikten uzaklaşmanın bedelini ve altyapıya yapılan doğru yatırımların önemini yeniden hatırlatıyor. Doğru mühendislik ve zamanında yapılan yatırımlar, afetlerin yol açacağı zararları önemli ölçüde azaltabilir.
Bugün Türkiye’nin birçok şehrinde ve Trabzon’da şehirleşmeyi yeniden düşünmek zorundayız. Artan nüfus, yoğun yapılaşma, trafik, otopark sorunu ve altyapı yetersizlikleri şehirlerin geleceğini doğrudan etkiliyor. Yeni binalar yükselirken yolların, kanalizasyon sistemlerinin, yağmur suyu hatlarının ve sosyal yaşam alanlarının da aynı planlama anlayışıyla geliştirilmesi gerekiyor. Çünkü şehir, yalnızca üstünde yaşadığımız yapılardan ibaret değildir.
Şehircilikte yapılan en büyük yanlışlardan biri, yapılaşmayı planlamanın önüne koymaktır. Önce arsalar parselleniyor, ardından binalar yükseliyor; yollar, su hatları, kanalizasyon ve diğer altyapı ihtiyaçları ise çoğu zaman sonradan düşünülüyor. Oysa doğru olan, önce şehrin bütün ihtiyaçlarını belirlemek, altyapısını hazırlamak ve ardından yapılaşmaya geçmektir. Sonradan yapılan altyapı müdahaleleri hem kamu kaynaklarını tüketiyor hem de vatandaşın günlük yaşamını zorlaştırıyor.
Şehirlerin geleceğini belirleyen bir diğer unsur da Mimaridir. Mimarlık yalnızca estetik binalar tasarlamak değildir; insanın yaşam biçimini, çevresiyle ilişkisini, güvenliğini ve mutluluğunu da şekillendirmektir. Bir yapının bulunduğu çevreye uyumu, gün ışığından yararlanması, enerji verimliliği ve kamusal alanlarla ilişkisi en az dış görünüşü kadar önemlidir. Güzel görünen ama çevresine değer katmayan yapılar, sağlıklı bir şehirleşmenin göstergesi olamaz.
Üstelik şehircilik yalnızca büyük kentlerin merkezlerini değil; Kırsal alanlar, köyler, yaylalar ve sahil yerleşimleri de planlamaya dahil etmektir. Özellikle Trabzon gibi doğal güzellikleri, eğimli arazileri ve kendine özgü mimari yerleşim kültürü bulunan bir şehirde, bölgenin coğrafi özellikleri dikkate alınarak; Derelerin doğal akışı, yağmur sularının denize tahliyesinden, kıyıların kullanımına, yamaçlardaki yapılaşmadan, tarım alanlarının korunmasına kadar her konuda uzun vadeli bir planlama anlayışına ihtiyaç vardır.
Burada Yerel yönetimlere önemli sorumluluklar düşüyor. Belediyelerin yalnızca bugünün ihtiyaçlarına cevap veren değil, gelecek 20–30 yılı da öngören planlar hazırlaması gerekiyor. Nüfus artışı, ulaşım ihtiyacı, iklim koşulları, su kaynakları ve sosyal donatılar birlikte değerlendirilmelidir. İmar kararları, şehrin geleceğini güvence altına almak için alınmalıdır. Büyük projelerde ortak akılla, bilimsel değerlendirmeler ve mesleki görüşler dikkate alınmalı; kısa vadeli çıkarların, uzun vadeli kamu yararının önüne geçmesine izin verilmemelidir.
Ulaşım da şehir planlamasının ayrılmaz bir parçasıdır. İnsanlar evlerinden işlerine, okullarına ve sosyal alanlara kolayca ulaşamıyorsa orada ciddi bir planlama sorunu var demektir. Toplu taşımanın güçlendirilmesi, yaya yollarının güvenli hâle getirilmesi, bisiklet kullanımına uygun alanların oluşturulması ve otopark ihtiyacının doğru hesaplanması gerekir. Şehirlerde ulaşım yalnızca otomobiller için değil, öncelikle insanların konforu için tasarlanmalıdır.
Öte yandan yeşil alanlar, parklar ve meydanlar şehirlerin sadece süsü değil, yaşam kalitesinin temel unsurlarıdır. Çocukların güvenle oynayabildiği, yaşlıların dinlenebildiği, insanların bir araya gelebildiği alanlar toplumsal yaşamı güçlendirir. Her boş alanın yapılaşmaya açılması gereken bir arsa olarak görülmesi, şehirlerin nefes alma imkânını ortadan kaldırır. Betonun çoğaldığı, doğanın azaldığı yerde şehir büyüse bile yaşam kalitesi düşebilir.
Bütün bunların yanında yapı güvenliği çok önemlidir. Deprem başta olmak üzere doğal afetlere dayanıklı yapılar, doğru zemin etütleri, etkin denetim ve nitelikli malzeme kullanımı vazgeçilmezdir. Enerji verimliliğini de göz ardı edemeyiz. Binaların enerji tüketimini azaltan tasarımlar ve çevreye duyarlı uygulamalar hem aile bütçesine hem ülke ekonomisine katkı sağlar. Bugünün doğru yatırımı, yarının daha güvenli ve yaşanabilir şehri demektir.
Unutmamalıyız ki şehirler, içinde yaşayan insanların ortak eseridir. Yapılan her yol, yükselen her bina ve alınan her imar kararı gelecek kuşakların yaşamını da etkiler. Şehircilikte başarıyı yalnızca inşaat sayısıyla, beton miktarıyla veya yükselen katlarla ölçemeyiz. Asıl başarı; insanın huzurla yaşadığı, doğanın korunduğu, ulaşımın kolaylaştığı ve kamu kaynaklarının doğru kullanıldığı şehirler kurabilmektir.
Şehirler betonla değil, akılla; plansız büyümeyle değil, bilimle; günü kurtaran kararlarla değil, geleceği düşünen bir anlayışla inşa edilir. Bugün vereceğimiz kararlar, yarın çocuklarımıza nasıl bir şehir bırakacağımızı belirleyecektir.