İklim değişikliği artık gelecekte karşılaşacağımız bir sorun değil, bugün hayatımızın her alanında etkisini hissettiğimiz küresel bir gerçektir. Artan sıcaklıklar, kuraklık, orman yangınları, aşırı yağışlar ve seller bize doğanın dengesinin değiştiğini açıkça göstermektedir. Dünya değişirken şehirlerimizin, yaşam biçimimizin ve yönetim anlayışımızın da bu değişime ayak uydurması gerekiyor.
İklim değişikliği yalnızca çevre meselesi değildir. Aynı zamanda ekonomi, tarım, sağlık, şehircilik, enerji ve su kaynakları meselesidir. Çünkü doğadaki her değişim doğrudan insan hayatını etkilemektedir. Bugün yaşanan çevre sorunları, gelecekte nasıl bir dünyada yaşayacağımızı belirleyen en önemli konuların başında gelmektedir.
Türkiye, coğrafi konumu ve doğal zenginlikleri nedeniyle iklim değişikliğinin etkilerini yakından hisseden ülkeler arasındadır. Bir tarafta kuraklık ve su kaynaklarının azalması, diğer tarafta aşırı yağışlar, sel ve heyelanlar önemli riskler oluşturmaktadır. Bu nedenle iklim değişikliğiyle mücadele, ülkemiz açısından ertelenebilecek bir konu değil, uzun vadeli bir devlet politikası olmalıdır.
9-20 Kasım tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirilecek COP31 İklim Zirvesi, Türkiye açısından önemli bir fırsattır. Dünyanın farklı ülkelerinden liderleri, bilim insanlarını ve çevre uzmanlarını bir araya getirecek bu organizasyon, iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası iş birliğinin önemini bir kez daha ortaya koyacaktır. Ancak asıl başarı, zirvede konuşulanların hayata geçirilmesiyle mümkün olacaktır.
İklim değişikliğiyle mücadele denildiğinde öncelikle şehirlerimizi konuşmalıyız. Çünkü plansız yapılaşma, betonlaşma, yetersiz yeşil alanlar ve doğal su yollarının göz ardı edilmesi, şehirleri iklim riskleri karşısında daha savunmasız hale getirmektedir. Şehirler yalnızca bugünün ihtiyaçlarına göre değil, gelecekte karşılaşabileceğimiz afetler düşünülerek planlanmalıdır.
Özellikle sel ve taşkınlar, şehirlerimizin en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Dere yataklarının daraltılması, yağmur suyu kanallarının yetersizliği, geçirimsiz beton yüzeylerin artması ve yanlış yapılaşma, yoğun yağışlarda büyük tehlikeler oluşturmaktadır. Altyapısı güçlü olmayan, suyun doğal akışını engelleyen şehirlerde en küçük aşırı yağış bile ciddi sel riski oluşturabilir.
Diğer taraftan kuraklık ve su kaynaklarının korunması da geleceğimiz açısından hayati önem taşımaktadır. Su, sınırsız bir kaynak değildir. İçme suyunun, tarımsal sulamanın ve sanayinin ihtiyaçları birlikte değerlendirilmelidir. Yağmur sularının toplanması, su kayıplarının önlenmesi, arıtılmış suların yeniden kullanılması ve bilinçli tüketim artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Ormanlarımız ise iklim değişikliğiyle mücadelede en büyük doğal gücümüzdür. Ağaçlar yalnızca doğaya güzellik katmaz; havayı temizler, su döngüsünü destekler, toprağı korur ve canlılara yaşam alanı sağlar. Orman yangınları, bilinçsiz arazi kullanımı ve doğal alanların tahrip edilmesi bu dengeye büyük zarar vermektedir. Ormanları korumak, aslında geleceğimizi korumaktır.
Bu noktada yerel yönetimlere büyük sorumluluk düşmektedir. Belediyeler şehirlerin yalnızca yollarını, binalarını ve parklarını değil, iklim karşısındaki dayanıklılığını da planlamalıdır. Yağmur suyu altyapısı güçlendirilmeli, yeşil alanlar artırılmalı, dere yatakları korunmalı ve afet riskleri şehir planlamasının merkezinde yer almalıdır. Bilimsel verilerle hazırlanan uzun vadeli planlar, günü kurtaran uygulamalardan çok daha değerlidir.
Trabzon ve Doğu Karadeniz açısından konu ayrıca önem taşımaktadır. Bölgemiz bol yağış alan, dereleri, ormanları, yaylaları ve zengin doğal güzellikleriyle öne çıkan bir coğrafyadır. Ancak yoğun yağışlar, heyelanlar, dere taşkınları, kıyı alanlarının yanlış kullanımı ve plansız yapılaşma ciddi riskler oluşturmaktadır. Derelerimizin doğal yapısını korumak, su kaynaklarını bilinçli kullanmak ve doğayla uyumlu şehirler oluşturmak zorundayız.
Elbette iklim değişikliğiyle mücadele yalnızca devletin ve belediyelerin sorumluluğunda değildir. Her bireyin bu konuda üzerine düşen görevler vardır. Suyu ve enerjiyi tasarruflu kullanmak, atıkları ayrıştırmak, doğayı kirletmemek, ağaçları ve yeşil alanları korumak günlük hayatımızın bir parçası olmalıdır. Çevre bilinci küçük yaşlarda kazandırılmalı, gelecek nesillere doğayı koruma kültürü aktarılmalıdır.
Antalya’da düzenlenecek COP31, Türkiye’nin iklim değişikliğiyle mücadelede uluslararası sorumluluklarını ve hedeflerini ortaya koyacağı önemli bir buluşmadır. Ancak bu zirvenin gerçek değeri, alınacak kararların şehirlerimize, köylerimize, ormanlarımıza, derelerimize ve insanımızın günlük yaşamına yansımasıyla ölçülecektir. Çünkü temiz bir çevre, sağlıklı bir toplum ve güvenli şehirler birbirinden ayrı düşünülemez.
Unutmayalım; doğa bizimle konuşuyor. Kuruyan göller, taşan dereler, yanan ormanlar ve değişen mevsimler bize önemli mesajlar veriyor. Bu mesajları doğru okumak ve bugünden harekete geçmek zorundayız. Şehirleri betonla büyütmek değil, doğayla uyumlu geliştirmek; doğal kaynakları tüketmek değil, koruyarak gelecek nesillere aktarmak zorundayız. İklim değişiyor, peki biz değişime hazır mıyız?