Usturayı bileseler ve o keskin ucuyla bir kesi atılsa göğüs kafesinin ardında hiç susmadan tepinen o kapkara, pıhtılaşmış kütleye, kalbe...

Biriken ne varsa, birbirine dolanmış ihtiraslar, pusuda bekleyen hınçlar, bir bir çekip çıkarılsa saklandığı yerden, dökülse ortaya...

Işıklar yanar mıydı acaba?

Ameliyathanenin o steril, lekesiz beyazlığı aydınlatır mıydı en karanlık köşelerini?

Bir cerrah eğilip de o karanlığa, neşteri vurmaya cesaret edebilir miydi?

Yoksa eldivenlerini çıkarıp, gördüklerinin şaşkınlığıyla terk mi eder ameliyathaneyi?

Zira insan bedeninin anatomisi bellidir; Damarların güzergâhı, organların yeri, kemiğin sınırı...

Ya ruhun?

Ruhun haritasını hangi atlas çizer, sınırında kaybolan birine hangi koordinatlar yol gösterir?

Sevgili Okur!

Açık kalp ameliyatı yapılsa kirli kalplere...

Pürpak temizlenip, dezenfenkte edilse peşisıra. Atardamar, toplardamar bir tek damara bağlansa meselâ, ne dersiniz?

Mesele göğsün yarılması değil elbette. Göğüs zaten parçalanmış...

Ömrümüzce biriktirdiğimiz o pembe yalanlar, yarım bırakılmış vefalar, içimize sinsice yerleşen o meşum kibir, o sinsi kıskançlıklar; Hücresel bir sarmaşık gibi büyüyüp damar damar yayılmış dokulara.

İyiliğin üstüne gölge düşüren her niyet, sevgiyi kendi menfaatine bağlayan her hesap, başkasının düşüşünü içten içe kutlayan o karanlık haz.

Hepsi orada...

Kalbin en işlek yollarında. Kanın bile geçerken yönünü şaşırdığı kavşaklarda.

Dokunsan leke bulaşır elimize. Bir kirlenmişlik ki, ne su temizler ne gözyaşı. Ne kadar yıkansa da eller, parmak aralarında kötülüklerin izi.

Kir, derinin altında.

Kir, pompaladığımız her zerre kanda.

Kir, dilin ucundaki hükümde, yüzümüzdeki sahte tebessümde.

Kir, acısını duyduğumuz hâlde başımızı çevirdiğimiz o kısacık anda.

İnsan en çok da kötülüklerle kirleniyor. Yağmur, çamur ne ki o kirlenmişliğin yanında. Hırsına gayret, öfkesine haklılık, bencilliğine cesaret, suskunluğuna da asalet diyebiliyor beşer.

Sonra, aynanın karşısına geçip temize çekiveriyor bütün bunları ve ötesini.

Ayna ise hiçbir şey söylemiyor dili olmadığından.

Yalnız yüzleri gösteriyordu çünkü aynalar.

İnsanın en tehlikeli mahkemesi kendi içinde kurduğu mahkemedir. Hâkim de kendisi, sanık da. Delilleri seçen, tanıkları susturan, hükmünü veren.

Kusuruna mazeret bulmakta mahir, başkasının kusuruna ceza kesmekte ise aceleci...

Sevgili Okur!

Nasıl temizlenir böyle bir kalp? Hangi suçuyla yüzleşebilir?

Şimdi bir cerrah gelse. Ellerinde hiçbir tıp kitabının yazmadığı, hiçbir anatominin çizmediği o büyülü aletler olsa. Kaburgalarımızı tek tek kırsa; bir sandığın kapağını aralar gibi aralasa içimizdeki o karanlık hazineyi.

Kilit altında tuttuğumuz ne varsa gün ışığına çıkarsa...

Hataları, günahları bir masanın üzerine dizse. Ne görürdü?

Sadece bir et parçası mı?

Peki ya sonra? Dezenfekte edilebilir mi nefreti?

Sonda takılabilir mi o kaskatı kesilmiş bağışlamama hâline?

Kirli bir kalbi bir havuzun içine koysalar, üstündeki zifti tabakayı kazısalar, ne kalır geriye?

Narkozun o tatlı, derin uykusuna yatırılsa insanlık...

Kinler, hesaplar, tek tek susturulsa. Uyandırıldığında göğsünde dikiş izleri, içi pırıl pırıl olsa.

Bir çocuk kalbi gibi lekesiz, bir çiğ tanesi kadar saydam...

Olur mu dersiniz?

Açık kalp ameliyatı yapılsa kalplere...

Muhabbetle...