Fransa, İtalya ve Belçika karşısında alınan üç yenilgi, Türk milli takımın sorununu yalnızca skor tabelasında değil, oyunun temelinde araması gerektiğini gösterdi.Bireysel yeteneklerle dolu bir takım, ortak bir akla ve işleyen bir düzene sahip değilse, güçlü rakipler karşısında ayakta kalamaz.iki iki daha dört!
Fransa karşısında temel sorun, savunma hattının rakibin ön alan baskısı karşısında yeterince derli toplu kalamamasıydı. Fransa stoperlere baskı yaptığında bekler geriye açıldı, orta saha savunma ile hücum arasındaki bağlantıyı kuramadı ve Türkiye’nin hatları arasındaki mesafe büyüdü. Bu nedenle top kazanılsa bile ilk pas çoğu zaman ileriye değil, baskının içine oynandı. Savunmada yalnızca bire bir mücadelelerin değil, takım boyunun ve baskı zamanlamasının da yetersiz kaldığı görüldü. Bu soruna somut bir çözüm olarak, stoperlerden biri topu aldığında yakın bekin iç koridora girip orta sahaya yaklaşması, diğer bekin ise geride kalarak üçlü güvenlik hattını koruması uygulanabilir. Böylece hem pas açısı çoğalır hem de top kaybında rakibin geçiş alanı daraltılır.
İtalya karşısında problem daha çok merkezde ortaya çıktı. İtalya’nın üçgenler kurarak orta sahada sürekli pas istasyonları oluşturması, Türkiye’nin merkez oyuncularını topun peşinden sürükledi. Bir oyuncu rakibe çıktığında arkasındaki alan boşaldı; diğer oyuncular bu boşluğu kapatmakta gecikince İtalya, ilk baskıyı kolayca aşarak savunma önüne yerleşti. Türkiye’nin orta sahası topu kazandığında da benzer bir kopukluk yaşandı.Topu alan oyuncunun önünde yeterli hareketlilik ve yakın destek bulunmadığı için hücumlar çoğu kez yavaşladı ya da kenarlara sıkıştı. Burada çözüm, merkezde sabit kalmak yerine bir orta saha oyuncusunun rakip baskısını üzerine çekip üçüncü oyuncuyu boş alana kaçırdığı kısa pas üçgenleri kurmak olabilir. Örneğin top stoperdeyken ön libero geriye yaklaşmalı, diğer merkez oyuncusu da rakip orta sahanın arkasına zamanlı bir koşu yaparak tek pasla baskının arkasına geçiş sağlamalıdır.
Belçika karşılaşması ise hücum ve geçiş savunmasındaki zaafları daha görünür hale getirdi. Türkiye hücum ederken beklerin aynı anda ileri çıkması ve merkezde yeterli güvenlik oyuncusu bırakılmaması, top kayıplarından sonra geniş alanlar doğurdu. Belçika bu anlarda birkaç pasla Türkiye’nin orta saha çizgisini geçti ve savunma hattını geriye koşarken yakaladı. Türkiye’nin hücumda yeterince çoğalamadığı anlarda ise rakip ceza sahasında yalnızca bir ya da iki oyuncuyla kaldı; bu da kenarlardan yapılan ortaların ve bireysel girişimlerin etkisini azalttı. Bu tabloyu düzeltmek için beklerden birinin hücuma çıktığı anda diğerinin geride kalması ve ön liberonun savunma hattına yaklaşarak geçiş sigortası oluşturması gerekir. Top kaybı gerçekleştiğinde ise en yakın üç oyuncu beş saniyelik karşı baskıyla rakibin ilk pasını engellemeli; top hemen kazanılamazsa takım gecikmeden orta blokta yeniden yerleşmelidir.
Bu üç maç, savunma, orta saha ve hücum sorunlarının birbirinden bağımsız olmadığını gösteriyor. Savunma öne çıkamadığında orta saha geriye gömülüyor; orta saha bağlantı kuramadığında hücum oyuncuları topla buluşmak için derine geliyor; hücumda top kaybedildiğinde de takımın geri dönüş mesafesi uzuyor. Böylece her hat, diğer hattın sorununu büyütüyor.Arda Güler’in yeteneği kuşkusuz umut veriyor. Ne var ki onu oyuna dahil edecek pas bağlantıları ve hareketlilik kurulmadığında, Arda oyunun içinde değil, kenarında kalıyor. Fransa karşısında baskıyı kıracak üçüncü adam koşuları, İtalya karşısında merkezde kısa pas seçenekleri, Belçika karşısında ise top kaybı sonrası onu yeniden oyuna sokacak hızlı geri kazanım düzeni yeterince oluşmadı. Bir yıldızın etrafında doğru oyun inşa edilmezse, o yıldızdan güçlü bir takım çıkarmak mümkün değildir. Arda’yı daha etkili kullanmak için sağ iç koridorda konumlandırıp bek ve kanat oyuncusuyla sürekli üçgen oluşturmak, top ona geldiğinde bir oyuncunun derine, diğerinin savunma arkasına koşu yapmasını sağlamak gerekir. Böylece Arda yalnızca top bekleyen bir oyun kurucu değil, rakip savunmanın dengesini bozan hareketli bir merkez oyuncusu haline gelebilir.Montella’nın önceliği, isimlerden çok katkıyı esas alan bir kadro ve herkesin ne yapacağını bildiği net bir oyun planı oluşturmak olmalı.Daha diri bir savunma.Merkezde hareketli ve bağlantılı bir orta saha.Top kazanıldığında dikine ve cesur oyun.Top kaybında birlikte ve zamanında baskı.Geriden çıkarken net pas bağlantıları.Hücumda daha fazla oyuncuyla çoğalma.Beklerin aynı anda çıkmadığı, geçiş güvenliğini koruyan bir yapı.Rakip baskısını aşmak için üçüncü adam koşuları ve kısa pas üçgenleri.Fransa, İtalya ve Belçika bize aslında aynı mesajı verdi.Yetenek var; fakat o yeteneği taşıyacak düzen henüz yok.Montella’nın oyuna katkısı negatif,üç maçta düşündürdükleri cabası!
Artık Vincenzo Montella’ya sorulması gereken net soruiar şu; Hak eden oyuncu oynasın mı Hocam? ya da Kim, kimin yanında ve hangi oyun için oynasın? olmalı.Bu sorular kafamızı netleştirir.Asıl mesele Türkiye’nin ihtiyacı yeni bir yıldız aramak değil; elindeki yıldızların parlayacağı takımı kurmak. Çünkü büyük takımlar, tek tek parlayan yıldızlarla değil, aynı hedefe birlikte koşan takım oyuncularla kurulur. Türkiye’nin kaderini belirleyecek olan da yetenek eksikliği değil, o yeteneği ortak bir güce dönüştürecek cesareti ve düzeni bulup bulamayacağıdır.