Bu memlekette üç büyüklerin gölgesi uzun, dilleri uzun, masaları daha da uzundur. Başta Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş… Sonra arkalarına takılan, rüzgâr nereden eserse oraya savrulan Anadolu takımları… Hepsinin ortak bir huyu var: Güçlünün yanında saf tutmak, kazananın türküsünü söylemek.

Ama unuttukları bir şey var.

Trabzonspor kimsenin türküsünü söylemez.
Trabzonspor kendi destanını yazar. İstanbul’un cilalı salonlarında yazılan senaryoların figüranı olmadı bu kulüp. Olmadı diye de bedel ödedi. Hakem düdükleriyle, masa başı hesaplarıyla, “büyüklük” masallarıyla sınandı. Ama her sınavdan alnı terli çıktı. Çünkü Trabzonspor’un harcı beton değil; inat, haysiyet ve Karadeniz’in dalgasıdır.

Bugün birinin burnu yere düşse, herkes koşup kaldırır. Dostluk pozları verilir, geçmiş unutulur, hesaplar ertelenir. Ama Trabzonspor’un burnu yere eğildiğinde kaç kişi yanında durdu? Kaç kişi “adalet” dedi? Kaç kişi “bu haksızlık” diye ayağa kalktı?

Gerçek şu:
Bu ligde Trabzonspor’un Trabzonspor’dan başka dostu yok.

O yüzden kimseye acıma lüksü de yok. Galatasaray’ın imtiyazlı alışkanlıklarına, Fenerbahçe’nin bitmeyen mağduriyet nutuklarına, Beşiktaş’ın romantik isyan edebiyatına karşı tek bir reçete var: Sahada konuşmak. Skorla cevap vermek. Alın terini, emeği, bileği masaya koymak.

Anadolu takımları mı? Onlar da şunu bilsin: İstanbul’un gölgesinde serinlik arayan, bir gün o gölgenin karanlığında kaybolur. Trabzonspor ise güneşini kendi yakar. Bu şehir, şampiyonlukları lütufla almadı. Söküp aldı. Bu forma, rüzgâra göre yön değiştirenlerin değil, fırtınaya karşı yürüyenlerin formasıdır.

Kimseye eğilip kalkma zamanı değil.
Kimsenin yarasını sarmak zorunda değil bu camia.
Sahada güçlüysen ayakta kalırsın. Değilsen kenara çekilirsin.

Trabzonspor artık iyi niyet bekleyen değil, hesabı kesen olmalı.
Çünkü bu ligde merhamet zayıflık sayılır. Ve zayıfa kimse acımaz. Yalnız kalmak kader değildir bu şehirde. Yalnız kalmak tercihtir. Trabzonspor’un tercihi nettir: Dik durmak. Unutmamak. Ve zamanı geldiğinde cevabı en ağır şekilde, futbolun diliyle vermek. Gerisi laf.

DALGA SANDIĞIN SENİ YUTAR

İsim vererek yazmıyorum kendini biliyor. Hangi takımın sosyal medyada amigosu olduğu belli Ey Fener ve Galatasaray’ın amigoları… Son günlerde ağzında bir sakız: Trabzonspor. Cümle hazır. Yorum hazır. Hedef seçilmiş. “Trabzonspor, Galatasaray’ın altyapısı olmak istemiyor…” Laf kalabalığı yapıyorsun. Cümleyi uzatıp kısaltarak gündem devşirmeye çalışıyorsun. Olmadı. Çünkü Trabzonspor gündemle değil, tarih yazmakla meşguldür.

Önce şunu öğren: Trabzonspor kimsenin arka bahçesi olmadı. Ne Galatasaray’ın gölgesine sığındı, ne Fenerbahçe’nin vitrinine kondu, ne de Beşiktaş’ın duygusal hikâyelerine figüran yazıldı.

1976-1977’de İstanbul hegemonyası dimdik dururken, karşısına çıkan bir kulüp vardı.
O kulüp sadece rakipleri değil, bir düzeni yıktı. “Anadolu’dan şampiyon çıkmaz” diyenlerin yüzüne kupayı çarptı.
Rica ile değil. Terle. İnatla. Cesaretle. Şimdi diline doladığın isme gelelim:
Uğurcan Çakır. Bu topraklar yetenek üretir. Bir gider, biri gelir. Değeri varsa satar. Ama asla baş eğmez. Trabzonspor ne kimsenin altyapısıdır,
ne de transfer vitrini. Eleştiri yapacaksan mert ol. Futbol konuşacaksan adam gibi konuş. Ama bir camiayı küçümseyerek prim yapmaya kalkma.

Çünkü burası Karadeniz’dir. Dalga sandığın şey, bir gün gelir adamı yutar.

AVNİ AKER VE YAVUZ SELİM SAHALARI GİTTİ BU ÇEVREDEKİ DÖRT MAHALLE BİTTİ

Bir zamanlar akşamüstleri top sesleriyle çınlardı o sokaklar… Hüseyin Avni Aker Stadyumu’nda devler diz çökerdi. Avrupa’dan gelen takımlar o çimlere basarken ürperirdi. Aynı şehrin kalbinde, Yavuz Selim Sahası’nda ise çocuklar hayallerini büyütürdü. Kimi yırtık kramponla, kimi ödünç formayla ama hepsi yürekten…

Tribünlerden yükselen uğultu sadece bir tezahürat değildi. Alt yolda Maraş Caddesi’nin Kurtuluş’u, İncirlik’i, Yenimahalle’si… Üst yolda Kavakmeydan… Hepsinin ekmeğine sürülen tereyağıydı o ses. Maç çıkışı tükürük köftenin dumanı göğe yükselir, çay bardakları şıngırdar, simitler bölüşülürdü. Esnafın yüzü gülerdi. Çünkü futbol burada sadece oyun değildi; geçimdi, umuttu, mahalle kültürüydü.

Şimdi ise öğleden sonra hayat duruyor. Millet Bahçesi yapıldı, sahalar sustu. Çim var ama ruh yok. Yürüyüş yolu var ama heyecan yok. Top sesinin yerini sessizlik aldı. Bir de Numune Hastanesi Akyazı’ya taşındığında… İşte o zaman bu dört mahallenin nabzı iyice zayıflayacak. Bir zamanlar formaların ter kokusu vardı burada, şimdi soğuk beton kokusu var.

Trabzon’un en eski mahalleleri bunlar. Sadece binalardan ibaret değil bu sokaklar. Hatıra taşır. Sevinç taşır. Hüzün taşır. Nice yıldız isim ilk çalımını o toprakta attı. Nice baba, oğlunun golüne gözleri dolarak alkış tuttu. Kimi hayal kurdu, kimi hayaline yenildi ama herkes o sahalardan bir parça aldı cebine.

Şimdi soruyorum: Bir şehrin hafızası bu kadar kolay silinir mi?

Sayın Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Metin Genç’e, bir mahalle çocuğu olarak sesleniyorum… Yavuz Selim’i göstermelik birkaç turnuvaya sahne olacak bir alan yapmayın. Nizami bir saha yapın. Amatör takımlar idman yapsın. Gençler tribün hayali kursun. İnsanlar hafta içi ve sonu maç izlemeye gelsin. O eski kalabalık yeniden aksın sokaklara. Esnaf yeniden nefes alsın. Çünkü saha giderse mahalle gider. Topun sesi kesilirse hayatın sesi de kısılır. Trabzon sadece deniziyle, yaylasıyla değil; mahallesindeki çocukların kurduğu hayallerle güzeldir. O hayalleri söndürmeyin. Bu dört mahalleyi karartmayın.

BAŞKANIN UNUTTUĞU, FAROZ’UN UNUTMADIĞI ADAM

Epey zamandır Faroz’un renkli simalarından Kamış Orhan’a değinmemiştik. Oysa mahalle dediğin biraz da böyle adamlardır; rüzgâr gibi eser, toz gibi konar, hatıra gibi kalırlar. Geçen gün İlhan abiyle çayları tazelerken, Osman Çiğeroğlu abimiz bir anekdot bıraktı masaya… Çok güldük hem iç çektik. Kamış Orhan… Yıllarca Yavuz Selim Sahası’nın tozunu yutan, çamurunu dizine şal yapan adamlardandı. Önce Yalıspor, ardından 24 Şubat, Kavakmeydanspor ve Çarşıbaşı… Topun peşinden değil, hayalin peşinden koşanlardandı o. Santrafordu. Gol atınca dünya susar, o konuşurdu.

Kamış Orhan Geçen hafta mahalledeki sahada bir maça uğramış. Bakmış ki karşıda eski başkan… Hem de Kavakmeydanspor’un eski başkanlarından. “Oooo başkanım hoş geldiniz! Nasılsınız? Beni tanıdınız mı?” Başkan bakmış… Bir daha bakmış… Gözler arşiv karıştırıyor ama dosya açılmıyor. “Ya başkanım ben Orhan… Kavakmeydanspor’un santraforu. Hani transfer etmiştiniz ya beni…” Başkan mahcup bir gülümsemeyle, “Kusura bakma kardeşim, çıkaramadım,” demiş. İşte o an… Futbolun en ağır yenilgisi skorda yazmaz. Bazen bir insanın hafızasında kaybolursun. Bizim Kamış bozuntuya vermemiş. Hafif bir tebessüm, yavaş adımlar… Sahanın kenarından süzülüp gitmiş. Ama bilmez ki başkan; bazı adamlar unutulmaz. Kamış Orhan’ı Türkiye liglerinin altın ayakkabılı golcüsü Tanju Çolak tanıdı Onlar tabelada değil, mahallenin yüreğinde yazar... Faroz bilir Kamış’ı. Toprağı bilir. O toz hâlâ onun ayakkabısında.