Yeni bir yıl mı geldi? Yoksa bir yıl daha kaybettik mi? Hani denir ya; “Nereden baktığına bağlı” diye… Basralı Ömer Hayyam (1048-1131) “Her sabah yen bir gün doğarken, Bir gün de eksilir ömürden.

Her şafak bir hırsız gibidir,

Elinde bir fenerle gelen” diyerek kaybolana yanıyor!

O ki ikide bir Ömer Hayyam’ın şiirlerine sarılıyoruz, sanmayın ki, sadece şarap içip, şiir yazan bir müstesna idi. İki satır ile hatırlatalım.

“Asıl ismi, Gıyaseddin Ebu'l-Feth Ömer ibni İbrahim Nişaburi, olan kısa adıyla Ömer Hayyam, matematikçi, astronom, tarihçi, filozof ve şairdi.”

Hayyam’a hak vermemek mümkün mü?

Söz konusu zaman ise, gideni geri getirebilen var mı?

İmkansız!

Ama, yine de kayıp gidene, yitene takılıp kalmamak lazım. En büyük öğreti olan yaşamak adına, yapılabilecekleri itelemek, ötelememek, bir sonraki yıla bırakmamak lazım.

Düşünür Eliot’un dediği gibi: “Geçen yılın kelimeleri, geçen yıla aitti. Gelecek yılın kelimeleri için başka bir sesi bekliyor. Sona ulaşmak, her zaman yeni bir başlangıca varmaktır.”

DÜNDEN BUGÜNE

Bektaşi Misali…

Bundan 12 yıl önce, 3 Ocak 2014’de aynen aşağıdakileri yazmışız.

O günden bugüne değişen de pek bir şey olmamış gibi…

Olaylara ve gelişmelere işine geldiği şekilde bakan…

Konu hakkında tarifi; “Körün fili tuttuğu yere göre” misali yapan…

Gerçeğin işine gelen kısmını alan, gelmeyeni atanlara “Bektaşi gibi” dersek bize kızacaklar mıdır?

Hani Bektaşi’ye sormuşlar; “Erenler niye namaz kılmıyorsun?” diye.

Oda cevap vermiş: “Kitap da “Namaza yaklaşmayınız’ buyruldu. Ben de ayete uyuyorum.”

Oysa Bektaşi’nin de iyi bildiği Nisâ Suresi 43’üncü ayet şöyle diyor:

-“Ey iman edenler! Sarhoş iken, ne söylediğinizi bilinceye kadar Namaza yaklaşmayın.”

Şimdi; Namaz kılmamak için ayeti bile bile eksik kavrayan Bektaşi ile halkı ilgilendiren, adaletin alanına giren olaylara ve davalara bir bütünlük içinde değil de, kendi penceresinden, siyaset ve kişisel çıkarlar üzerinden iktidar-muhalefet demeden, sadece sandık ve oy hesabı ile bakanların farkı var mıdır?

Topluma her şey yarım yamalak anlatılıyor, daha doğrusu algılatılıyor.

Her konuşan, “İyilikler benden, kötülükler onlardan” deyip duruyor.

Zaten; artık “Din tutar gibi parti tutar”, demokrasiyi de “Çoğunluk değil, tek liderlik rejimi sanır” hale gelmiş, getirilmiş toplumunda böyle anlamak, kavramak, algılamak kolayına, işine geliyor.

Anlayacağınız adeta bir “Körler sağırlar birbirini ağırlar” orkestrası oluşturulmuş, her havadan çalınıp duruluyor!

ÇALIŞMAK VE ÜRETMEK GEREK, ÇOK AMA ÇOOOK!

Söz konusu kazanma ise, rızkın onda dokuzunun ticarette değil, üretimde olduğunu bilmek, doğruya önceliği vermektir.

Çünkü önce üretirsen senindir.

Ama önceliği üreten bir yerlerden, birilerinden “Ticaret” diyerek alıp satmaya verirsen, aracısın demektir. Gün gelir üretici seni aracılıktan çıkarır. Çöker kalırsın! Satacak bir mal da bulamazsın.

Onun için, Türkiye, Türk toplumu adına 2026’yı “Tüketim değil üretim” yılına, hem de “Çok çalışıp, çok üretip, çok satıp, çok kazanma” düsturu ile “çoookları” harekete geçirmemiz gerekiyor.

Nasıl Bir Ekonomi Gazetesi’nin sayfasına attığı başlık gibi:

SÖZ NASIL AZALIR?

O ki 2026’dan beklentilerden DEM vurmaya, demlenmeye başladık. Oradan, boyalı çay kullanıp, siyasetteki gibi zehirlenmeden DEM’lenmeye devam edelim mi?

Edelim ve şunları hatırlayalım:

O zaman, “Fazla mal haramsız olmaz” ile “Harun iken karun” olacak kadar zenginleşmede “Aldı başını gidenleri…”

Ardından da, “Fazla söz yalansız olmaz” ile iktidar-muhalefet demeden siyasetin her kanalında, “Her gün konuşarak” adeta “Motoru hiç soğutmayanları…”

Hatırlayınca da sözün azalabilmesi için neyin tam olması gerektiğini Hz. Ali’den öğrenelim: “Akıl tam olunca, söz azalır.”

BİR DE DALKAVUKLUK-YALAKALIK AZALSA…

O ki, adeta “Söz gümüş ise, suküt altındır” vecizesine sarılarak, 2026’da azalmasını beklediklerimiz var. Gelin buna “Dalkavuk ve Yalakalık” da ekleyelim mi?

Eklesek kıyamet mi kopar?

O ki, “Fakirin ekmeği umut olmuş”, bizi tutan mı var?

Gerçi bu konudaki umutlar, Nasreddin Hoca’nın, Akşehir’de göle maya çalıp, yoğurt beklemesine benziyor ama olsun.

Ya tutarsa!

Ömer Hayyam’ın:

“Gerçek sandık cilalanmış sözleri,

Düşman değil, dost aldattı bizleri,

Yalakalık kör eylemiş gözleri,

Meyve dalı kirletecek korkarım” diye mısralara döktüğü endişesi de ortadan kalkar da, hep birlikte bunlardan kurtulmuş oluruz!

Ama, neredeeee!

İster istemez Montesguie’nin “Dalkavukluğun sağladığı çıkar, dürüstlüğün getirdiği çıkardan daha verimli olursa ol ülke batar” gerçeğine mazhar olarak tarihe gömülmüş devletleri, milletleri hatırlamak endişeleri artırıyor.