Bu Ülkede Hayat Çayla Demlenir… (Bir çay koy; kelimeler kendiliğinden gelir.)

Çay, bir içecekten çok daha fazlasıdır; bekleyiştir, sükûnettir, yarım kalmış cümlelerin buğusudur. İnce belli bir bardakta dudak payı eksik durur ya hani… İşte o eksiklikte saklıdır hayatın kendisi. Ne kadar doldurursan doldur, hep bir yudumluk yer bırakır; çünkü insanın içi de öyledir. Çay, susuzluğu değil, kalbi dinlendirir. Demlikten bardağa süzülürken, sanki zaman da ağır ağır akar; aceleye inat, sabra yakın.Çay, bir içecek değildir yalnızca; bir duruştur. Hayatın koşuşturması içinde insanın kendine verdiği küçük bir moladır. Elini bardağa uzattığında, sanki zaman da o an durur. Acele eden düşünceler susar, kelimeler ağırlaşır, kalp dinlenmeye geçer.

Bir demliğin başında başlar hikâyesi çayın. Kaynayan suyun sesi, evin içindeki en samimi sestir belki de. O ses, “buradayım” der insana. Demliğe atılan her yaprak, geçmişten bir hatıra gibidir. Kimi zaman çocukluğun mutfağında annenin elidir o demliği tutan; kimi zaman sabaha karşı uykusuz bir yüreğin yalnızlığı. Çay demlenirken konuşulmaz çoğu zaman, çünkü çay sessizlik ister. Sessizliği bozmadan anlatır kendini.

Çayın rengi koyulaştıkça, insanın içi de berraklaşır. Açık çay sevenler vardır; hayata fazla yüklenmeyenlerdir onlar. Bir de koyu çay isteyenler… Hayatı olduğu gibi, acısıyla tatlısıyla içenler. Şeker atıp atmamak bile bir tercihtir aslında. Kimisi acıyı yumuşatmak ister, kimisi olduğu gibi kabullenir. Çay, insanı ele verir biraz; karakteri ince belli bir bardakta okunur.

Çay en çok yağmura yakışır. Camdan süzülen damlalar, bardağın buğusuna karışır. Dışarıda dünya ıslanırken, içeride bir sıcaklık büyür. O anlarda çay, yalnızlığın ilacıdır. Yanında kimse olmasa bile, insan kendini eksik hissetmez. Çünkü çay, konuşmadan da eşlik eder. Sorular sormaz, cevap beklemez. Sadece oradadır. Bazen en iyi dost, susabilendir.

Dostluk da çayla ölçülür bu topraklarda. “Bir çay içelim” demek, “gel, konuşalım” demektir. Birlikte susalım, birlikte gülelim demektir. Büyük sevinçler çayla kutlanır, büyük acılar çayla taşınır. Cenaze evinde de çay vardır, düğün sabahında da. Çünkü çay, hayatın tarafını tutmaz; her hâle yakışır. Sevinçte taşkın değildir, kederde gösterişli olmaz. Hep ölçülüdür, hep vakur.

Çay,bazen bir vedanın eşiğinde durur. “Son bir çay daha” cümlesi, aslında söylenemeyenlerin yerini tutar. Gitmek zorunda olanlar çaya sığınır; kalmak isteyip de kalamayanlar. Bardak boşaldıkça kelimeler azalır. Gözler konuşur, sessizlik ağırlaşır. Çay biter ama izi kalır. Bardakta kalan son damla gibi, kalpte de bir tortu bırakır.

Yorgunluk çayı sever. Günün yükünü omuzlarından indiren ilk şey çoğu zaman çaydır. İşten dönülen bir akşamda, ayakkabılar kapının yanında dururken, mutfakta kaynayan suyla başlar rahatlama. Televizyon açıktır belki, belki de sadece duvar saati tıkırdar. Çay gelir, insan kendine gelir. Bir bardakla toparlanır, ikinciyle düşünür, üçüncüde susar.

Çay, nesilleri birbirine bağlayan görünmez bir iptir. Aynı masada oturan dedeyle torunu, aynı bardaktan olmasa da aynı demden içer. Hikâyeler çayın etrafında dolaşır. Eskiler anlatılır, yeniler dinlenir. Çay soğur ama muhabbet ısınır. O yüzden çay masaları hatırlanır; konuşulanlar değil, hissedilenler kalır akılda.

Ve belki de en önemlisi şudur: Çay aceleye gelmez. Hızlıca içilip geçilecek bir şey değildir. Demlenir, bekler, sabır ister. Tıpkı hayat gibi. Her şey hemen olsun isteyenlere inat, çay yavaşlığı öğretir: “Biraz bekle, acele etme.”der. O yüzden çay içen insan, fark etmeden hayata da daha yumuşak bakar.

Sonunda bardak boşalır. Demlik soğur. Ama çayın bıraktığı sıcaklık kalır. İnsan, bir süre daha o anın içinde yaşar. İşte çay budur: Bitse de tükenmeyen, içildikçe derinleşen, basit görünen ama insanın içini tutan küçük bir mucize. Bir bardakta saklı koskoca hayat…