Yunus Emre (1240-1321) şöyle ifade etmişti: “Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme, Seni sıgaya çeken bir Molla Kasım gelir" Sıgaya çekmek, “birini sorguya çekmek, hesap sormak” anlamında da kullanılan bir deyimdir.

Yunus’un kullandığı zaman diliminde sözü eğri-büğrü kullananlar sıgaya çekilir idi. Günümüzde tam tersi!

Yunus Emre bugün yaşasa idi sanırım şöyle derdi:

“Derviş Yunus bu sözü doğru dürüst söyleme,

Seni sıgaya çeken, bin Molla Kasım olur.”

O ki her işte önce; “Her arar isen kendinde ara” diye nasihat eyleyen Yunus Emre’yi sığaya çekmeye çalışan Molla Kasım’dan söz ettik, hikâyeyi de hatırlatalım:

Hikâyeye göre Molla Kasım, şeklî din ilimlerinde ve şeriat kurallarında katı olan biridir. Yunus Emre'nin yazdığı üç bin şiiri eline alır. Şiirlerin ilk bin tanesini şeriata aykırı bularak yakar. İkinci bin tanesini ise suya atar. Son bin şiiri okumaya başladığında tam bu beyitle karşılaşır:

"Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme.

Seni sîgaya çeken bir Molla Kasım gelir."

Molla Kasım bu beyti okuyunca ne kadar büyük bir hata yaptığını, Yunus'un sözlerindeki mecazi ve tasavvufi hakikati anlamadan peşin hükümle şiirleri imha ettiğini anlar ve çok pişman olur.

İSTAFALAR, ÖNCE 3F’DEN…

Habire yazıyor, Türk Dil Kurumu “sözlüğü yeniden yazın” diye göreve davet ediyor, istifa müessesinin hem ahlaki hem de kanuni açıdan uygulanmasını kamuoyunun beklediğini belirtiyoruz.

Ama hiçbir işe yaramıyor!

Yaramayınca bir okurumuzun attığı, “Kardeşim. Kimin niye istifa etmesi gerektiğini adıyla sanıyla yazsana” sitemi ile karşı karşıya kalırsınız!

Kaldık da!

Şimdilik adıyla sanıyla değil de, adreslerini yazayım, sizler de isimlerini koyun:

İstifalar güncelliğini koruyan “3F”den başlamalı.

Hadi “3F”yi de yazayım.

Fon-Futbol-Fındık.

İDEALİSTLER DE MAKYAVELİST OLUNCA…

Önce şu “Makyavelistlik ya da Makyavelizm” ne demektir?

Onu bilelim.

“En temel tanımıyla "amaca ulaşmak için her yol mübahtır" felsefesine dayanan, kökenini İtalyan düşünür Niccolò Machiavelli’nin siyasi teorilerinden olan ve günümüzde hem siyaset hem de psikoloji alanlarında kullanılan bir kavramdır.”

Sonra da, “Hiç veya çok az, Makyavelist olmayacak ya da olmaması gerekenler kimlerdir?” sorusunun cevabının da “İdealistler” olduğuna dikkat çekelim.

Ammaaa!

Ne acı, ne hazin ve bir o kadar da düşündürücü ve endişe verici gerçek de günümüzde geçmişin idealistlerinin bile Makyavelistlerden öte Makyavelist oldukları, olmaya başladıklarıdır.

İdealistler de Makyavelist olunca, geriye de Musa Eroğlu’ndan;

“Aşağıdan yukarıdan yolun sonu görünüyor” türküsünü dinlemek kalıyor sanırım!

ÜLKE NİYE FON VURGUNU YEDİ?

Hemşerimiz gazeteci-yazar Mustafa Karalioğlu konuyu Karar Gazetesi’nde hiç uzatmadan, evelemeden gevelemeden, “Ülke niye fon vurgunu yedi, meseleyi anladık mı?” başlığı attığı yazısına; “Anlayana sivrisinek saz”, ama “Anlamayana da davul zurna az” babından sebeplerini kısa ve öz dile getirerek şöyle başlamış”

“Kurumların zayıflaması, kuralların işlememesi, şeffaflığın önemsenmemesi, denetim eksikliği, tecrübenin dışlanması, liyakat, ehliyet vs…”

Sonra da şöyle tamamlamış:

“Türkiye, fon vurgunu sahtekârla tamahkârın buluşması yüzünden yaşamadı. Böyleleri hep vardı ve hep olacaklar. Onları bir araya getiren para hırsı değil. Para hırsını kolaylıkla paraya çevirmeye müsaade eden denetimsizlik, kurumların iflası, liyakatsizlik ve neticede bir hukuk devleti olamamak gerçeğidir.”

HARAMHORLUK…

Bir kelime ile bin gerçeği anlatanlara bayılırım!

Araştırmacı gazeteciliğin ustası rahmetli Uğur Mumcu’nun, “Bilgi sahibi olmadan, fikir sahibi olanlar” diye tarif ettiklerini, geçen yıl kaybettiğimiz özellikle fındık sektörünün duayeni, dostum arkadaşım Sebahattin Arslantürk’ün “HERBOLOGLAR” diye tek kelimeye toplaması takdire şayandı.

Önceki gün de, Osmanlıca sözlükte “HARAMHOR” kelimesine rastladım.

Arapça "haram" kelimesi ile Farsça "yiyici, alan" anlamındaki "hor" ekinin birleştirilmesinden oluşmuştu.

Sözlükteki tarifi de o kadar günceldi ki yoruma bile gerek duydurmadı!

İşte o tarif:

“Dini veya ahlaki olarak yasak olan kazançları, rüşveti ya da başkasının hakkını yiyen kimseleri tanımlamak için kullanılan aşağılayıcı bir sıfattır.

Halk ağzında ve Türk halk edebiyatında genellikle otlakçı, asalak, haksız kazanç elde eden veya görevini kötüye kullanan kişiler için kullanılır.

*

O ki, yine önümüze “haram-helâl” ikilemi düştü, tekrarlayıp hatırlatmaya devam edelim:

Önce; “Haram lokma ile helâl sofra kurulmaz” diyelim.

Sonra da, “Haram yoldan, helâl durağa varılmaz”ı ilave edelim.

KISSADAN HİSSE

Budist rahipler, artık yetiştiğini düşündükleri öğrencilerini yola çıkmadan önce çağırırlar.

Başrahip öğrenciye tek bir soru sorar: “20 yıldır buradasın neler öğrendin?”

Öğrenci “Yedi gerçek öğrendim” der.

Öğrencinin saydığı yedi gerçekten Türkiye için güncel olan sadece ikisini paylaşalım.

Bir tanesi; “Herkes yanlışın nedenini başarısızlığını başkalarında arıyor. Kimse başına ne geldiyse aslında kendi yüzünden geldiğini anlamıyor. Kendi suçunu, yanlışını kabul edip düzeltmiyor.”

Diğeri ise; “İnsanlar helâl lokmanın ve bölüşmenin değerini bilmiyor. En lezzetli lokmanın helâlin olduğunu unutuyor. Vicdanları ve mideleri arasında kaldıkları zaman midelerini tercih ediyorlar.”

ÖNCE SUÇ, SONRA SUÇLU

Önce ben diyeyim “Bin bir türlü”, siz söyleyin “Her çeşit” suçun icra edilebileceği, edildiği zemin ve mekânı yaratıp, sonra da orada suçluları derdest etmek nasıl tarif edilir bilir misiniz?

Adama önce eşeğini kaybettirip, sonra da buldurarak sevindirmeye!

GÜNÜN SORUSU

Çalışanın değil, çalanın zenginleştirilerek, Dünyanın en gelişmişleri arasına sokulduğu ülke var mıdır?