Dünya dönüyor ama artık eskisi gibi sessiz dönmüyor. Her dönüşünde biraz daha yorulmuş, biraz daha incinmiş bir ses var. Rüzgâr, deniz, toprak… Hepsi bir şey anlatmaya çalışıyor; fakat insan, dinlemek yerine hızlanmayı seçiyor.

Bir sabah dünyanın bir ucunda çocuklar okula koşarken, başka bir ucunda çocuklar enkazların arasından oyuncak arıyor. Aynı gezegen, aynı gökyüzü, aynı güneş… Ama hayat herkese aynı cömertlikle dokunmuyor: Dünya adil, insan değil…

Haritalara baktığımızda dünya kusursuz görünüyor. Renk renk ülkeler, düzgün çizilmiş sınırlar… Oysa haritalar gözyaşlarını göstermiyor; açlığı, korkuyu, bekleyişi işaretlemiyor. Bir annenin evladını uğurlarken yüreğinde büyüyen sessiz vedayı, bir çocuğun geceleri korkuyla uykuya dalışını yazmıyor…

Dünya bugün çok yorgun.
Toprak, ayaklarımızın altında sessizce tükeniyor. Denizler artık sadece dalga taşımıyor; ihmalimizi, bencilliğimizi, umutlarımızı da sürüklüyor. Gökyüzü gri değil, solgun. Çünkü nefes almak bile zorlaştı bu çağda.

İnsan, dünyaya misafir olduğunu unuttu.
Evin sahibi gibi davranıyor; kırıyor, döküyor, tüketiyor. Bir ağacı keserken, bir nehri kirletirken, bir canlıyı yok sayarken aslında kendi geleceğini eksilttiğini fark etmiyor. Dünya bağırmıyor, sessizce dayanıyor. Ama her sessizlik sonsuz değildir.

Eskiden dünya, insanı büyütürdü.
Şimdi insan, dünyayı küçültüyor. Betonlar gökyüzüne uzanıyor ama umutlar yere çöküyor. Şehirler kalabalıklaştıkça insanlar yalnızlaşıyor. Aynı sokakta yürüyen yüzlerce insan, birbirinin gözlerine bakmadan geçip gidiyor.

Teknolojiyle dünya küçüldü deniyor.
Oysa acılar büyüdü. Bir felaketi saniyeler içinde görüyoruz; ama yüreğimiz birkaç saniye dayanıyor. Sonra kaydırıyoruz. Başka bir habere, başka bir hayata… Vicdanlarımız hızlı ama yüzeysel…

Dünya, artık en çok buna kırılıyor belki de:
Unutulmaya…

Ama yine de vazgeçmiyor.
Bir çocuğun toprağa diktiği fidanla yeniden nefes alıyor. Bir öğretmenin öğrencisine dünyayı sevdirmeye çalıştığı bir cümlede umutlanıyor. Bir insanın başkasının acısını sahiplenmesiyle biraz daha iyileşiyor…

Dünya hâlâ güzellik üretmekten vazgeçmedi.
Gün batımlarını, kuş seslerini, yağmur kokusunu bizden esirgemiyor. Her sabah yeniden başlamak için güneşi doğuruyor. Belki de bizden tek istediği şey, onu hoyratça değil; şefkatle yaşamamız…

Çünkü dünya sadece üzerinde yaşadığımız bir gezegen değil…
O, hatıralarımızın zemini…
İlk adımlarımızın toprağı…
Son vedalarımızın sessiz tanığı…

Belki de dünyayı kurtarmak, büyük nutuklar atmakla başlamıyor.
Bir çocuğun elinden tutmakla, bir ağaca zarar vermemekle, bir canlıyı görmezden gelmemekle başlıyor. Küçük gibi görünen her iyilik, dünyanın yükünü biraz daha hafifletiyor…

Dünya bizden mucizeler beklemiyor.
Sadece hatırlanmak istiyor.

Üzerinde yürürken fark edilmek,
nefes alırken incitilmemek,
yaşanırken tüketilmemek…

Çünkü bu dünya,
sadece bugünün değil;
henüz doğmamış çocukların da emaneti.

Dünya…
Kendisine iyi davranıldığında iyileşebilecek kadar canlı,
Kendisine kulak verildiğinde yeniden gülümseyebilecek kadar umutlu.

Ve ben inanıyorum ki zamanı geldiğinde Dünya, kendisine sevgiyle dokunmayı hatırlayan insanlarla yeniden yeşerecek.