20 yıl bir fiil, muhabirlik yaparken, tek silahı olan fotoğraf makinesi ile yanımdan, yanı başımdan hiç ama hiç eksik olmadı. O kadar mı? Hayır…

O benim “Hocam” idi, ben O’nun “Abisi.”

İdmanocağı çatısı altında futbolcu-hoca ilişkili yaklaşık 5 yıl…

Bitmedi!

Kısa dönem askere gidince, minik takıma dönünceye kadar antrenörlük bile yaptırdı bana!

Yani ben O’nun aynı zamanda yedeği de idim!

Sadece futbolda mı?

Ne gezer!

Samsun’dan Artvin’e kadar Anadolu Ajansı Trabzon Bölge Müdürlüğü’ne bağlı kesimde ikinci bir foto muhabirine ihtiyaç mı olundu?

Önce Pratica, sonradan Nikon F3 marka fotoğraf makinesinin deklanşörüne dokunmak da bana kalırdı.

Başta devlet erkânı ve siyaset erbabı olmak üzere içeride dışarıda 2 kişilik bir ekip şekliyle habercilik yapardık.

Biri futboldan, diğeri muhabirlikten iki anektod…

Antremanlarda “Murat Abiiii” diye seslenerek en çok bana bağırdı!

Bir gün sordum; “Neden?

“Sana bağırarak diğerleri üzerinde daha güçlü bir otorite kuruyorum!”

Diğeri meslekten!

Zaman ve mekân tanımaksızın koşturur, gece yarısı yatağı zor bulurduk.

Ama Turgut Hoca, bizden 2-3 saat sonra yatar, ancak sabah kalkılması gereken saatte uyandırılması da imkânsız olurdu.

Bir gün şoförlüğümüzü yapan Yılmaz Alemdar, hışımla yattığım odaya girdi ve “Abi şu hocaya bir şey de. Yaptığı iş değil! Yat yatmaz, kalk kalkmaz!” dedi.

Bunlar ne ki, yüzlerce, binlerce yaşanmışlık…

Bundan 8 yıl önce, 5 Ocak 2018’de aramızdan ayrılan Turgut Özdemir ile…(1958-2018)

Her hatıran ve her anın hasretle yükü…

Hasreti gidermek için buluşma zamanında…

Mekanın Cennet olsun.

BABO; SİZ NEYİ YAŞIYORSUNUZ?

Dün ak dediğine, bu gün kara diyenler!

Dün göklere çıkardıklarını, bugün yerden yere vuranlar!

Dün doğru dediğini, bugün yanlış hanesine yazanlar!

Dün suç saydığını, bugün masum mevkiine koyanlar!

Dün demokrasi havarisi gördüğünü, bugün tiran ilan edenler!

Velhasılı kelâm, ağzından çıkanı kulağı duyan ama bunları aklının terazisine vuramayanlar, ya da vurmayanlar.

Onları her şeyden önce kitabın tam ortasından, Kur’an-ı Kerim, Araf Suresi 179’uncu ayet ile hatırlamak lazım:

“Onların kalpleri vardır, onlarla kavramazlar; gözleri vardır, onlarla görmezler; kulakları vardır, onlarla işitmezler.''

Buna rağmen, fırıldak gibi dönüp, bukalemum gibi renk değiştirmeye devam ederken, yılan gibi kıvranırlar ise, sözü saz ile çalıp oynamaları için türkü çığırmak gerekir ise Muhlis Akarsu’nun dizelerine kulak vermek yeter mi?

“Eski günler hayalimden gitmiyor.

Dün dediğin bugünkünü tutmuyor.

Yiğidim ya, sana gücüm yetmiyor.

Ne sevdiğin belli, ne sevmediğin.”

Şimdi buna rağmen siz halâ; “Bunlar kimler mi?” diye de soracak mısınız?

Sormayın!

O zaman, siz ya televizyon izlemiyorsunuz!

Ya gazete okumuyorsunuz!

Ya etrafınıza hiç ama hiç bakmıyorsunuz!

Ya geçmişi hatırlamıyor, bugün ile mukayese yapamıyorsunuz!

Ya da iletişim araçlarını izleyip, okumanıza rağmen, göremiyor, işitemiyor, kavrayamıyorsunuz demektir!

Ezcümle; Hakkârili Memo hemşerimin sorduğu gibi; “Babo siz neyi yaşıyorsunuz?

LAF-Ü GÜZAF…

Ben diyeyim “Adem Oğlu”, siz söyleyin “İnsan olma” adına, “İnsan bu su misali kıvrım kıvrım akar ya” diye başladığı Sakarya Türküsü şiiriyle Necip Fazıl Kısakürek’in tarif eylediği iki ayaklılardan medet umar dururuz!

Suları ıslatamadan Sakarya gibi nehirler kıvrılırlar ama yine ana güzergâhından ayrılmadan denizlere varmak için yaşar giderler!

İnsanların oluşturduğu milletler de böyle yaşar gider, yok olmazlar. Ama gerçek milletler!

Temeli sağlam, “Kökü mazide olan atiyiz” diyebilen milletler!

Hadi diyelim, Türk Milleti!

Ama geçen gün, millet olma vasfımızın köklerinin, sipariş ile ekranları işgal eden bazıları tarafından tartışıldığı bir suç mahallinde, son olarak Venezuela ile gündeme oturan taviz vermeleri, eğilmeleri normal gören bir zat-ı muhterem, “Rüzgârın sert estiği yerde, ağaç eğilmeli. Yoksa kökünden kopar.” diyerek savunma adına günümüzün kıvırmaları için bir “Laf-ü güzaf” eylemez mi?

Eyler eyler!

“Türk eğilmez, kırılır” sözünün ne anlama geldiğini, tarihe bakıp da ibret alıp, fikir edinip, ondan sonra da zikirde bulunmayı bilmediği, beceremediği için eder!

Eder eder!

Eğilmeye bir başlandığında, kafanı yerden kaldırmamak için seni yok etmek isteyenlerin daha sert rüzgârlar estireceklerini bilmez, kökten kopmamak için üstten kırılmanın ne demek olduğunu anlayamazlar.

Anlayamazlar, anlayamazlar!

Kökü sağlam olduktan sonra ağaç üstten kırılsa bile tarihin, toprağın derinliklerindeki köklerinden yeniden doğacağını, büyüyebileceğini, doğduğunu, büyüdüğünü kavrayamazlar!

Türkiye Cumhuriyeti’nin, Türk Milleti’nin köklerinden, Mustafa Kemal’in etrafından kenetlenerek, ağacın yeniden yeşermesi gibi nasıl, aynı millet ile yeni bir devlet kurulduğunu bilebilseler, anlayabilseler, rüzgâra göre yelken biçip, böyle “Boş söz, gereksiz lâf ve anlamsız kelâm” etmezler.

ADNAN SAĞLAM’IN, “ÜNLÜ” TEPKİSİ…

Trabzon Ticaret ve Sanayi Odası’nın hem meclis, hem yönetimde uzun süre görev üstlenmiş Adnan Sağlam ağabey ile önceki gün karşılaşınca bir yakama yapışmadığı kaldı!

Ama açtı ağzını yumdu gözünü!

“Nasıl bir medyadır bu? Uyuşturucu kullanan, satan, aşnalı fişneli kanunsuz işler yapanları haber olarak verir, gazete sayfalarına koyarken nasıl “Ünlü” diye adlandırıyorlar? Tarihe bakıyoruz, ne bilim, siyaset, hayır adamları, sanatçılar var. Biz bunlara ünlü derdik, diyoruz. Bu kadar herzeyi yiyenlere ünlü diyerek, hakiki ünlülerin kemiklerini sızlatıyor bu medya…”

İlginç, ama bir o kadar da haklı bir serzeniş, kabullenmezlik değil mi?

DÜNDEN BUGÜNE

İsrail’le aldananlar…

8 Ocak 2009’da, aldanma söz konusu olduğunda, tekrardan vazgeçmeyenler için, “Dünden Bugüne” diyerek 8 Ocak 2009’da yani bundan 17 yıl önce aynen şunları “söz uçar yazı kalır” deyip, “İsrail’le aldananlar” başlığı atarak satırlara dökmüşüz.

Bugün de “Tarih bizi haklı çıkardı” diye övünmüyoruz. Ama gerçeği görmeyenlerin varlıklarını sürdürdüğünü görünce kahretmiyor da değiliz.

İşte o satırlar:

*

İbret almayanlar için tarih tekerrürden ibarettir.

1967’den beri İsrail’in ne yaptığı ortadadır.

Ne yapacağı da…

İsrail, Siyonizm adına 10 değil, 20 yıl sonra bile ne yapacağını şimdiden belirlemiştir.

O, saldırılarla kan dökerek elde edebilecekleri için önceden hesabını yapar. Ziyaretlerde bulunur. Konuşur. Gülücükler saçar.

Gerekirse “Kurban Pazarlığı” yaparcasına tokalaşır.

Yahudi kafasına koyduğu hesap için toka yapar da, karşısındaki de onun hareket ve sözlerine inanır.

Sonra, karşısındaki İsraillide geçmişe göre hiçbir değişme olmadığını bombalar yağdıktan sonra görür, anlar. Bu nedenle de konuşur konuşur durur. İsrail ise vurur vurur.

Şimdi, İsrail katil, cani, kan dökücü!

Öyle mi? Öyle!

Peki, ya karşısında bunları yapmadan önce, tarihe bakmayarak O’na inananlara ne demeli?

KISSADAN HİSSE

Bu işleri niye böyle yapıyorlar?

“Babo siz niye yaşarsiyiz? diye sorup, “Laf-ü Güzaf” ile tariflediklerimizi Cengiz Han, hiç lafı uzatmadan kısaca şöyle tarif eylemiş:

Ünlü Moğol imparatoru Cengiz Han’ın tahtı, at üstünde göçebe yaşayan Türklerin saldırıları ile sallanıyor, devleti zaafa uğruyor, orduları yenilgi üzerine yenilgi alıyordu.

Cengizhan; akıl danesi, danışmanlarını topluyor.
-“Neden bu işler kötü gidiyor? Niye yeniliyoruz?” diye soruyor ve “Kaygılanıyorum” diyor.
Danışmanlardan her kafadan bir ses çıkıyor. “Asker öyle yapıyor, atlar böyle koşuyor” diyor ve komutanlar birbirini suçluyorlar.
Cengizhan, hışımla ayağa kalkıyor ve “Yeter” diye bağırıp devam ediyor:
-“Ben size neden olduğunu söyleyeyim? Hele şimdiki halinizi gördükten sonra çok daha iyi anladım. Ben, seçim yaparken, bilemedim. Büyük işlerin başına küçük adamları, küçük işlerin başına da büyük adamları getirdim. Büyük adamlar, küçük işleri önemsemediler. Gereğini yapmaya tenezzül etmediler. Büyük işlerin başına getirdiğim küçük adamlar da, onların üstesinden gelemediler. Altında ezildiler. Koskoca devlet bu yüzden yeniliyor, yıkılıyor.”