Türkiye’de son günlerde toplumda, özellikle gençler arasında yayılan saç örgüsü akımı, yüzeyden bakıldığında sıradan bir moda tercihi gibi görünüyor. Sosyal medyada “özgünlük”, “doğallık” ve “kendin ol” sloganlarıyla dolaşıma giren bu görüntüler, ilk bakışta kimseyi rahatsız etmeyebilir.
Ancak Türkiye gibi sembollerle konuşan, hafızası güçlü ve ağır tecrübelerle dolu bedeller ödenmiş bir ülkede bazı görseller yalnızca estetik bir tercih olarak okunamaz. Çünkü bu topraklarda semboller, çoğu zaman kelimelerden daha yüksek sesle konuşur.
Ortadoğu’da saç örgüsünün tarihsel arka planına bakıldığında, bu saç biçiminin yüzyıllar boyunca yalnızca estetik bir unsur olarak kullanılmadığı görülür. Antik Mezopotamya’dan Kürt, Arap ve Berberi topluluklarına kadar uzanan geniş bir coğrafyada saç örgüsü; aidiyet, dayanışma ve topluluk kimliğinin bir göstergesi olarak benimsendi.
Anadolu’da, Kırsal yaşamda pratik bir ihtiyaç olarak yaygınlaşan bu masum kullanım, zamanla kültürel bir geleneğe dönüştü. Modern dönemde ise saç örgüsü, bu tarihsel bağlamından koparılarak farklı anlamlarla yeniden dolaşıma girdi.
Moda mı, mesaj mı sorusu tam da bu noktada önem kazanıyor. Elbette her saç örgüsü ideolojik bir anlam taşımaz; kimse bireysel tercihler üzerinden toplumu suçlayamaz. Ancak mesele tek tek bireyler değil;”aynı biçimde, aynı zaman diliminde ve benzer söylemler eşliğinde yayılan görsel dilin” neyi temsil ettiğidir.
Türkiye’nin yakın tarihinde saç örgüsü, zaman zaman dağ kadrolarından militan gençlik imgelerine kadar uzanan bir sembol dünyasının parçası olarak hafızalara kazındı. Bu nedenle bugün aynı görselin “sadece trend” denilerek sloganlarla yeniden dolaşıma sokulması, kaçınılmaz bir soruyu beraberinde getiriyor:
Bu gerçekten masum bir moda mı, yoksa geçmişin sembolleri yeni bir ambalajla mı sunuluyor? Bu tartışmada zamanlama göz ardı edilemez.
Söz konusu akımın, Türkiye’nin “Terörsüz Türkiye” hedefini daha güçlü biçimde dile getirdiği, toplumsal normalleşme ve birlik vurgusunun arttığı bir dönemde görünürlük kazanması dikkat çekicidir. Terörle mücadele yalnızca güvenlik politikalarıyla değil; zihinsel ve kültürel alanlarda da yürütülür.
Silahların sustuğu yerde semboller konuşmaya başlar. Geçmişte çatışmayı besleyen imgelerin, sloganlarla birlikte yeniden “cool”, “özgürlükçü” ya da “alternatif” etiketleriyle sunulması bu nedenle tesadüf değildir. Bu tür akımların en büyük riski, doğrudan değil dolaylı etkilerinde gizlidir.
Gençler için bu görüntüler çoğu zaman politik bir anlam taşımaz. Ancak semboller, onları kullananların niyetinden bağımsız olarak bir aidiyet dili üretir. Farkında olmadan bir tarafın görsel hafızasına hizmet eden her normalleşme, Terörsüz Türkiye sürecine sessiz ama etkili bir zarar verir.
Daha da önemlisi, bu tür semboller toplumda yeni bir tartışma hattı oluşturur:
“Masum mu, değil mi?”
Bu tartışmanın kendisi bile başlı başına yeni bir kutuplaşma zemini üretmeye yeterlidir.
Bu noktada çözüm yasaklamak değildir. Yasaklar sembolleri güçlendirir, hatta romantik hale getirebilir. Asıl ihtiyaç duyulan şey toplumsal bilinçtir. Özellikle gençlere şunun anlatılması gerekir:
Özgürlük, sadece istediğini yapmak değil; neyi neden yaptığını bilmektir.
Estetik tercih ile ideolojik manipülasyon arasındaki farkı görebilmek, gerçek özgürlüğün kendisidir.
Türkiye’nin terörle mücadelesi yalnızca dağlarda değil, zihinlerde de veriliyor. Terörsüz Türkiye hedefi, sadece silahların susmasıyla değil; şiddeti çağrıştıran sembollerin de anlamını yitirmesiyle mümkündür.
Bir saç örgüsü tek başına tehdit değildir.
Ama geçmişin karanlık sembolleri, sloganlar eşliğinde yeniden normalleşirse,
tehlike tam da orada başlar.