Rakamlar konuşuyor… Lider Galatasaray 178 milyon Euro. İkinci Fenerbahçe 181 milyon Euro. Dördüncü Beşiktaş 137 milyon Euro.
Ve üçüncü sırada, 38 milyon Euro’yla dimdik duran bir takım:
Trabzonspor.
Futbol artık para oyunu diyorlar.
Öyleyse biri bana şunu anlatsın:
Milyonlar havada uçuşurken, Karadeniz’in hırçın çocuğu nasıl oluyor da bu yarışın içinde kalabiliyor?
Demek ki mesele sadece para değil.
Demek ki forma ağırlığı diye bir şey var.
Demek ki arma dediğin, banka teminat mektubuyla ölçülmüyor.
Ama…
Asıl mesele başka.
Bu tabloya bakınca insanın içine bir cümle düşüyor:
Trabzonspor’un tek eksiği transfer değil…
Sahipsizlik.
Çünkü bu kulüp tarih boyunca parayla değil, inatla yarıştı.
İstanbul saltanatına kafa tutarken kasasında milyonlar yoktu, yüreğinde isyan vardı.
Şimdi o yüreğe omuz verecek ses lazım.
Unutulmasın:
Bir kulübü ayakta tutan yıldız oyuncular değildir.
Sahip çıkan şehirdir.
Omuz veren taraftardır.
Zor günde arkasında duran iradedir.
178’e, 181’e, 137’ye karşı 38 milyon Euro…
Bu fark kapanır.
Ama yalnızlık kapanmaz.
Trabzonspor’a sahip çıkmak, sadece bir takımı desteklemek değildir.
Anadolu’nun futbol onuruna sahip çıkmaktır.
Ve bilin ki… Sahipsiz bırakılan her değer, bir gün gerçekten kaybolur.
BİLET FİYATLARI İNDİ, ŞİMDİ SIRA YÜREKLERDE!
Futbol bazen sahada oynanır, bazen tribünde kazanılır. Ve bazen de sessizlik, en ağır tezahürattır. Trabzonspor’un Karagümrük maçında tribünlerdeki boşluk, aslında bir protestonun fotoğrafıydı. Şampiyonluğa oynayan kulübün tribünleri boş olmamalı. “Bilet fiyatları yüksek” dendi, taraftar gelmedi. Mesaj yerine ulaştı mı? Ulaştı.

Yönetim Kurulu, kalan maçlar için fiyatları indirdi.
Kale arkası 61 TL.
Doğu tribünü 161 TL.
Ve sezon sonuna kadar sabit. (Derbiler hariç.)
Daha ne yapsın bu yönetim? Taraftarın elinden tutup zorla mı getirsin tribüne?
Futbol bir gönül işi…
Formanın rengi yağmurda solmaz.
Sevda, mağlubiyetle eksilmez.
Bugün indirim yapıldıysa, bu bir iyi niyet göstergesidir. Artık söz sırası tribünde. Çünkü takım en çok sesi duyduğunda ayağa kalkar. Futbolcu en çok omzunda o eli hissettiğinde mücadele eder.
Eleştiri olur, sitem olur…
Ama küserek değil, destek vererek büyür bu hikâye.
Şimdi mesele bilet değil.
Mesele vefa.
Ve unutulmasın…
Boş tribün, en pahalı biletten daha ağırdır.
BİR FOTOĞRAFIN İÇİNDE KALAN ŞEHİR
Tarih 26 Haziran 2015…
Yer, eski belediye binasının karşısındaki Mitro Cafe.
Bazen bir fotoğraf çekilir, sadece o anı değil; bir şehri dondurur.
İşte o gün çekilen kare, tam da buydu… Zamanın saygı duruşu yaptığı bir Trabzon fotoğrafı. Tesadüfen bir araya gelmiş gibi duran yedi adam…
Ama o masada tesadüf yoktu. Alın teri vardı. Hatıra vardı. Sokak aralarında büyüyen çocukluğun, delikanlılığın, dostluğun mayası vardı.
Sebahattin Karadeniz…
Mustafa Ergüney…
Hayrettin Hacısalihoğlu…
Cafer Hazaroğlu…
Hikmet Onur…
Burhan Genç…
Süleyman Atal…
Bir dönemin sosyal ve ticari hayatına iz bırakmış ailelerin oğulları…
Trabzon’un kaldırımlarında ayakkabıları eskimiş, ama dostlukları hiç eskimemiş adamlar. Aynı yağmurda ıslanmışlar, aynı denizin hırçın sesine kulak vermişler. Yeri gelmiş tartışmışlar, yeri gelmiş omuz omuza vermişler. Yeri gelmişken Trabzonspor için hizmet etmişler… Çünkü bu şehirde dostluk, ekmek gibi bölünür; ama eksilmez.
Burhan Genç’in çocukluk arkadaşları…
Aynı mahallede büyüyen, aynı bakkalda alış verişlerini yapan, aynı hayallere inanan insanlar… Bugün saçlara düşen aklar, aslında geçen yılların değil; yaşanmışlığın imzası.
Aramızdan ayrılanlara Allah’tan rahmet diliyoruz. Mekânları cennet, ruhları şad olsun. Geride kalanlara sağlık, huzur ve uzun ömür… Çünkü bazı insanlar ölmez; bir şehrin hatırasında yaşamaya devam eder.
O karede sadece yedi isim yoktu.
O karede Trabzon vardı.
Bir selamlaşmanın samimiyeti, bir bakışın içtenliği, göz kenarındaki çizgilerde biriken yıllar vardı. O masada para konuşulmadı belki… Ama emek konuşuldu. Sadakat konuşuldu. Vefa konuşuldu.
Bu şehrin tanınmış simaları yalnızca ticarette, sporda, bürokraside değil; insanlıkta da iz bıraktılar. Ömür Hacıalihafız… (Trabzonspor eski asbaşkanı Hayrettin Hacısalihoğlu’nun kayınbiraderi) Diş Hekimi Selim Atal… Aziz Kundupoğlu… Trabzon’da Ticaret Bankası müdürlüğünden sonra İstanbul Göztepe’de aynı görevi üstlenip emekli olan kıymetli bir isim…
Bugün üçü de İstanbul’da yaşıyor. Ama insan nerede yaşarsa yaşasın, yüreğinin bir köşesinde memleketi taşır. Çünkü memleket; doğduğun yer değil sadece… Hatıralarını gömdüğün, dostlarını bıraktığın yerdir.
Mitro Cafe’de çekilen o fotoğraf, bir şehir albümünün sararmaya yüz tutmuş ama asla silinmeyecek sayfalarından biridir artık.
Trabzon biraz denizdir…
Biraz asi rüzgâr…
Ama en çok da vefadır.
Ve vefa, bu şehrin en güzel nostaljisidir.
YAVUZ SELİM’DE BİR SES BİR RENKLİ SİMA GRİ NİHAT
Trabzon futbolu kupalarla, şampiyonluklarla, manşetlerle yazıldı belki…
Ama asıl hafızası, kenarda bağıran bir adamın sesinde saklı kaldı.
Adı Ali Nihat’tı.
Mahallenin diliyle “Gri Nihat.”
Necmiatispor denince tabeladan önce o gelirdi akla. Çünkü bazı insanlar bir kulübü yönetmez… Kulübün ta kendisi olur.
Necmiatispor bir amatör kulüptü belki. İmkânı sınırlı, sahası mütevazı, bütçesi dar… Ama yüreği genişti. O yüreğin adı da Ali Nihat Usta’ydı. Başkanıydı, yöneticisiydi, futbolcusuydu, kaptanıydı. Gerekti mi teknik direktörüydü. Gerekti mi malzemecisi. Bir kulübün kalbi tek başına nasıl atar, onu gösteren adamdı.
Yavuz Selim Stadı onun sahnesiydi.
Necmiati’nin maçı mı var? Tribünler dolar, kenarda bir adamın sesi yükselirdi:
“Bastır Necmiati!”
O bağırmaya başladı mı 90 dakika susmazdı. Gol kaçtı mı dizlerini döver, yerleri yumruklardı. Sahadaki futbolcular yorulurdu, o yorulmazdı. Top çizgiyi geçerdi, o geçmezdi. Çünkü onun için o forma sadece forma değildi. Alın teriydi. Gururdu. Trabzon’un mahallesiydi.
Gençliğini çimento fabrikasında geçirdi. Elleri nasırlıydı. Cebinde para yoktu belki ama yüreğinde Necmiati vardı. Kazandığını kulübe verdi. Zamanını kulübe verdi. Ömrünü kulübe verdi. Bir amatör kulübü ayakta tutmanın ne demek olduğunu bilenler bilir… Kimsenin görmediği yükü omuzladı. Kimseye şikâyet etmeden.
Necmiatispor küme düştü…
Yine düştü…
İkinci amatör kümede oynadığı yıllarda bile Yavuz Selim hınca hınç doluydu. Çünkü insanlar tabelaya değil, ruha geliyordu. O ruhun adı Gri Nihat’tı.

Bir maçta gol yenmişti. Kenarda Antrenör Basri, yanında Başkan Nihat… Ve o meşhur cümle:
“Basri… Ben Necmiati’yi şampiyon yapmaktan bıktım, sen kümeye atmaktan bıkmadın!”
Sitem vardı o sözde.
Öfke vardı.
Ama en çok sevda vardı.
Çünkü bazı adamlar yenilgiyi kabullenmez. Çünkü bazı adamlar için mağlubiyet, sadece skor tabelasında yazmaz; yüreğe düşer. Nihat Usta’nın tahammülü yoktu kaybetmeye. Ama asıl tahammülsüzlüğü sevgidendi. O kulübü kaybetmekten korkardı. O mahallenin umudunu kaybetmekten korkardı.
Bugün belki o ses yok Yavuz Selim’de…
O gri mont yok.
Kenarda bitmeyen o koşu yok.
Ama rüzgâr hâlâ aynı yerden esiyor.
Trabzon futbolu sadece kupalarla yazılmadı. Bu şehir, amatör sahalarda, toprak kokusunda, nasırlı ellerde büyüdü. Gri Nihat gibi adamlara yaslanarak ayakta kaldı.
Bazıları kulüp yönetir.
Bazıları kulüp olur.
Gri Ali Nihat Usta…
Sen bir kulüp değil, bir devirdin.
Yavuz Selim’in rüzgârı hâlâ senin sesinle esiyor.
Ruhun şad, mekânın cennet olsun.
FAROZ’UN RÜZGARI MALTEPE’DE ESTİ
Bazen bir mahalle, insanın doğduğu yer değil; yüreğinin demir attığı limandır. Ve bazen bir pide salonu, sadece karın doyurmaz… Hasreti de doyurur. İstanbul’da, Maltepe’deki Faroz Pide Salonu geçtiğimiz günlerde öyle bir buluşmaya sahne oldu ki; masada sadece pide yoktu… Anılar vardı, kahkahalar vardı, göz kenarına ilişen o ince sızı vardı.
Adını Trabzon’un efsane mahallesi Faroz Mahallesi’nden alan bu mekânda; futboluyla, kolbastısıyla, balıkçı teknelerinin sabah ezanına karışan motor sesiyle büyüyen Faroz’un güzel insanları bir araya geldi. Yavuz Şahin, Hasan Tabakoğlu, Faruk Katırcı, Uzun Mustafa, Celal Çalış, İbrahim Yılmaz, Temel Kar, İhsan, Lütfü, Ali ve Mehmet… Bir masanın etrafında sadece isimler değil, bir mahallenin ruhu oturuyordu.

Sohbet koyulaştıkça İstanbul sustu sanki… Karadeniz’in hırçın dalgaları çarptı duvarlara. “Hatırlıyor musun?” diye başlayan cümleler, “Daha dün gibiydi…” diye bitti. Çünkü bazı dostluklar zamana yenilmez. Araya şehirler girer, yıllar girer ama gönül köprüsü yıkılmaz.
Faroz demek; mertlik demek, vefa demek. Faroz demek; düştüğünde elinden tutan bir mahalle demek. O akşam Maltepe’de yanan ışık sadece bir restoranın tabelası değildi… Bir mahallenin sönmeyen ocağıydı. Ve söz verdiler; bu buluşma seneye de tekrarlanacak. Çünkü bazı sofralar dağılmaz… Bazı mahalleler unutulmaz… Faroz’un rüzgârı nerede eserse essin, o yürekler hep aynı limana çıkar.