Malumunuz Trabzon’da yağmur yağdı. Aslında “yağmur yağdı” demek biraz hafif kalıyor. Gökyüzü açıldı, su indi; birkaç dakika sonra yollar yol olmaktan çıktı. Ana arterlerde araçlar ilerlemiyor, adeta karşı kıyıya ulaşmaya çalışıyordu. Bildiğimiz kavşaklar küçük göllere, kaldırımlar adacıklara dönüştü.
Ben de eve ulaşmaya çalışıyordum.
Normal şartlarda son derece sıradan olan “işten çıkıp eve gitme” eylemi, kısa süre içerisinde doğa sporuna dönüştü. Bir ara insan ister istemez düşünüyor:
“Arabada stepne var da can yeleği niye yok?”
Zar zor eve ulaştım.
Ve nedense aklıma hemen Mehmet Âkif Ersoy’un yüz yılı aşkın bir zaman öncesinden seslenen şu dizeleri geldi:
“Bizim mahalle de İstanbul’un kenârı demek;
Sokaklarında gezilir mi yüzme bilmeyerek!”
Önce güldüm.
Sonra düşündüm.
Çünkü bir şairin yüz yılı aşkın zaman önce İstanbul’un kenar mahallelerini anlatmak için yazdığı dize, bugün Trabzon’da bir yağmur akşamının trafik raporu gibi okunabiliyorsa burada yalnızca güzel bir edebî tesadüften söz edemeyiz.
Şair değişmiş.
Şehir değişmiş.
Yüzyıl değişmiş.
Ama manzara pek değişmemiş.
Üstelik biz o günden bugüne çok ilerledik.
Akıllı telefonlarımız var…
Akıllı arabalarımız var…
Akıllı evlerimiz var…
Akıllı şehirlerden söz ediyoruz amaaaa….
Bir tek suyun nereye gideceğini hâlâ tam olarak akıllandıramadık.
Dilimizde hep aynı cümle:“Çok yağmur yağdı.” İyi de burası Trabzon!Yağmurun yağması bu şehirde olağanüstü bir tabiat olayı değildir.
Bu coğrafyanın yağmuru yeni değil.
Yeni olan, yağmur yağdığında suyun gidecek yer bulamaması.
İşte konuşmamız gereken mesele budur.
Elbette zaman zaman meteorolojik açıdan olağanüstü yağışlar yaşanabilir. İklim değişikliğiyle birlikte kısa sürede düşen yoğun yağışların şehirler üzerinde oluşturduğu baskı da giderek daha ciddi bir mesele hâline geliyor. Hiçbir altyapının her şartta kusursuz çalışacağını iddia etmek de doğru olmaz.
Fakat bütün bunlar bir gerçeği değiştirmiyor.Şehir planlamak biraz da yağmuru planlamaktır.
Çünkü suyun hafızası vardır.
Dereyi kapatırsınız, su unutmaz…
Yatağını daraltırsınız, su unutmaz…
Toprağı betonla örtersiniz, su unutmaz.
Doğal akış yollarını değiştirirsiniz, su yine unutmaz.
Biz unuturuz…
Su unutmaz!
Sonra bir gün kuvvetli bir yağmur yağar ve o zaman da suyu suçlarız.
Hâlbuki yağmurun görevi yağmaktır.
Şehrin görevi ise o suyun nereye gideceğini bilmektir.
Üstelik mesele yalnızca birkaç saatlik trafik sıkışıklığı da değildir.
Su basmış bir yol, ambulansın gecikmesidir.
İşten çıkan bir annenin çocuğuna kavuşamamasıdır.
Serviste bekleyen öğrencinin korkusudur.
Dükkânının kapısından içeri su girmesini çaresizce izleyen esnafın emeğidir.
Aracının içinde mahsur kalan insanın endişesidir.
Dolayısıyla şehir altyapısı dediğimiz şey yalnızca beton, boru ve mazgaldan ibaret değildir.
İnsan hayatıdır.
Bu yüzden her kuvvetli yağıştan sonra aynı görüntüleri seyredip ertesi sabah güneş açınca meseleyi unutmamak gerekir.Çünkü yağmur başladığında artık sizin plan yapma süreniz bitmiştir.O saatten sonra su kendi planını uygulamaya başlar.
Bu şehir ne kadar yağmura hazır?
Bir saatte çok yoğun yağış düşerse su nereye gidecek?
Mazgallar yeterli mi?
Yağmur suyu hatlarının kapasitesi ne?
Dere yatakları korunuyor mu?
Yeni yapılaşma suyun doğal akışını nasıl etkiliyor?
Güneşli havada her şehir güzeldir.Mesele gökyüzü karardığında ne olduğudur.
“Bizim mahalle de Trabzon’un kenârı demek;
Sokaklarında gezilir mi yüzme bilmeyerek!”
Suyla kaplanmış yollara bakarak Akif’in sorusunun cevabını bizzat yaşayarak öğrendim.
Gezilmiyor…
Vallahi gezilmiyor üstat…