Bir çocuğu okula gönderirken çantasına kitaplarını, defterlerini, kalemlerini koyuyoruz. Peki farkında olmadan başka neler koyuyoruz o çantaya? Kendi kaygılarımızı, beklentilerimizi, yarım kalmış hayallerimizi, başarı ölçülerimizi, hatta bazen öğretmene ve okula dair önyargılarımızı…

Sonra kapıda arkasından bakıp “Hadi bakalım, eğitim başlıyor.” diyoruz. Oysa o sabah eğitime başlaması gereken yalnızca çocuk değildir.

Eylül geldiğinde okul bahçeleri yeniden çocuk sesleriyle dolacak. Yeni defterlerin ilk sayfaları açılacak, kalemlerin uçları sivrilecek, sınıflarda yeni sıralar ve yeni arkadaşlıklar kurulacak. Fakat bu yıl ilk dersi çocuklara vermeden önce, sıralardan birine biz yetişkinlerin oturmasında fayda var.

Çünkü çocuklardan öğrenecekleri çok şey bekliyoruz.

Peki biz veliler öğrenmeye ne kadar hazırız?

Her eğitim öğretim yılının başında çocuklardan beklentilerimizi sıralamakta oldukça mahiriz. Derslerini düzenli çalışsınlar, kitap okusunlar, sorumluluklarını bilsinler, öğretmenlerini dinlesinler, arkadaşlarına saygılı olsunlar, başarılı olsunlar…

Liste uzayıp gider.

Peki yeni bir eğitim yılı başlarken yetişkinlerin kendilerine vereceği bir ödev yok mudur?

Elbette var…4

Üstelik çocuklarınkinden daha zor bir ödevdir bu: Biraz geri çekilmek, biraz daha çok dinlemek, daha az hüküm vermek ve çocuğun hayatındaki diğer yetişkinlerle aynı istikamete bakabilmek.

Çünkü eğitim, yalnızca okul binasının içinde gerçekleşen bir faaliyet değildir. Çocuk sabah evinden çıkıp okul kapısından içeri girdiğinde ailesini dışarıda bırakmaz. Evde duyduğu cümleleri, gördüğü davranışları, anne babasının kaygılarını, öfkesini, güvenini veya güvensizliğini de çantasında taşır. Akşam eve döndüğünde ise sınıfta yaşadıklarını beraberinde getirir. Böylece ev ile okul arasında görünmeyen bir yol oluşur. Çocuk her gün o yolda gidip gelir.

Bu yolun iki tarafına duvar örersek çocuk sıkışır ama Köprü kurarsak güçlenir.

Bugün eğitimin en fazla ihtiyaç duyduğu şeylerden biri bu köprüdür.

Çocuklarımızı korumak istememiz son derece doğal fakat korumak ile hayatı onların yerine yaşamak arasındaki sınırı zaman zaman kaybediyoruz. Unuttuğu eşyayı peşinden yetiştiriyor, yapması gereken işi hatırlatıyor, karşılaştığı her küçük güçlüğün önünden çekilmesini sağlıyor, hatta bazen yaşayacağı hayal kırıklığını bile önceden ortadan kaldırmaya çalışıyoruz.Bütün yollarını düzleştirirsek yürümeyi öğreneceklerini zannediyoruz.

Halbuki insan biraz da tökezleyerek yürümeyi öğreniyor.Bir defterini evde unutmanın mahcubiyeti bazen on nasihatten daha öğreticidir. Bir ödevi zamanında yetiştirememenin sonucu sorumluluk üzerine yapılan uzun bir konuşmadan daha kalıcı olabilir. Arkadaşıyla yaşadığı küçük bir anlaşmazlığı kendi kelimeleriyle çözmeye çalışması yetişkinlerin onun adına yaptığı onlarca konuşmadan daha değerlidir.

Çocukların her sıkıntısını ortadan kaldırmak yerine, sıkıntıyla baş edebilecek gücü kazanmalarına yardım etmeliyiz.Çünkü günün birinde biz yanlarında olmayacağız.

Eğitimin asıl amacı da çocuğu sürekli bir yetişkine muhtaç hâle getirmek değil, bir gün kendi ayakları üzerinde durabilecek hâle getirmektir.

Bir başka meselemiz ise hız.

Çağımız her şeyi yarıştırıyor. Ne yazık ki çocuklarımızı da…

Kim önce okumaya başladı?

Kim daha yüksek not aldı?

Kim daha fazla soru çözdü?

Kim hangi okulu kazandı?

Kim sınıfta birinci oldu?

Çocukların isimlerinin yanına görünmez dereceler koyuyoruz. Sonra da onların neden kaygılı olduklarını anlamaya çalışıyoruz.

Oysa çocuk yetiştirmek bir sıralama cetveli doldurmak değildir.Aynı bahçedeki iki ağacın bile aynı gün çiçek açmadığını biliyoruz da iki çocuğun aynı zamanda, aynı yöntemle ve aynı hızda gelişmesini bekliyoruz. Birinin yolu kısa olabilir, diğerinin yolu dolambaçlı. Biri konuşarak öğrenir, biri dinleyerek; biri kalabalıkta kendisini gösterir, diğeri sessizliğin içinde büyür.

Mesele kimin önde olduğu değil, çocuğun dün bulunduğu yerden bugün nereye geldiğidir.

Bu yıl çocuklara daha az “Kaç aldın?” diye sormalıyız.Daha çok “Neyi anlamaya başladın?” demeliyiz.

Daha az “Arkadaşın kaç aldı?” diye merak etmeli, daha çok “Bugün seni ne mutlu etti?” diye sormalıyız.

Çünkü çocuk, kendisine yönelttiğimiz sorulardan neye değer verdiğimizi öğrenir. Her akşam yalnızca notunu sorarsak bir süre sonra kendi değerini de notlarından ibaret sanmaya başlayabilir. Çünkü hiçbir çocuk bir sınav kâğıdına sığmaz.

Okul hayatının önemli bir başka tarafı da yetişkinlerin birbirleriyle kurduğu dildir.

Bir çocuk öğretmeni hakkında evde konuşulanları duyar. Öğretmen de çocuğun ailesine ilişkin söylediklerinin öğrencinin dünyasında nasıl bir iz bırakacağını bilmelidir.Yetişkinler arasındaki her cümle, farkında olmasak da çocuğun zihninde bir yere yerleşir.

Elbette öğretmen hata yapabilir.

Veli de yanılabilir.

Bir uygulama doğru bulunmayabilir, bir karar eleştirilebilir, bir olay farklı yorumlanabilir. Eğitimde sağlıklı ilişki, herkesin birbirine sürekli hak vermesi değildir. Mesele, anlaşmazlığı nasıl yönettiğimizdir.

Bugün ne yazık ki çoğu zaman konuşmaktan önce karar veriyoruz.

Çocuğun anlattığı bir olaydan birkaç dakika sonra hükmümüz hazır oluyor. Bazen sosyal medya mahkemelerinden bile hızlı çalışan veli mesaj grupları var. Bir cümle diğerine ekleniyor, yorumlar çoğalıyor, varsayımlar gerçeğin önüne geçiyor.

Oysa bir meseleyi çözmenin hâlâ çok eski ama son derece etkili bir yolu var:

Muhatabıyla konuşmak…

Teknolojimiz ilerledi ama insan ilişkilerinin temel kuralı değişmedi. Bir insan hakkında konuşmakla o insanla konuşmak arasında büyük fark vardır.

Çocuklarımızın sorunlarını bağırarak, etiketleyerek, cepheleşerek değil; konuşarak çözmelerini istiyorsak önce bunu bizim göstermemiz gerekir.Çünkü çocuklar öğütlerimizden çok yöntemlerimizi miras alırlar.

Yeni eğitim yılıyla birlikte telefonlarımız da yeniden okul hayatının bir parçası olacak. Mesajlar gelecek, duyurular yapılacak, sorular sorulacak.

İletişim elbette gerekli.

Ama iletişim ile sürekli erişilebilir olmayı birbirine karıştırmamak gerekir.

Öğretmen okuldan çıktığında öğretmenliği sona ermez; ertesi günün dersini düşünür, hazırlığını yapar, öğrencisinin durumunu zihninde taşır. Fakat onun da eve döndüğü, yorulduğu, ailesiyle vakit geçirdiği, sessiz kalmaya ihtiyaç duyduğu saatler vardır.Aynı şekilde velinin de her sorusu “müdahale”, her endişesi “problem çıkarma” olarak görülmemelidir. Bir anne veya babanın çocuğuyla ilgili kaygısının arkasında çoğu zaman sevgisi vardır.Taraflar birbirinin niyetini kötü okumaya başladığında en basit mesele bile büyür.İyi niyet ise birçok kapıyı daha çalınmadan açar.

Bu yüzden yeni eğitim yılında öğretmenin veliden, velinin öğretmenden önce kusursuzluk beklemesi yerine iyi niyet beklemesi daha gerçekçi olacaktır.

Çünkü kusursuz öğretmen yoktur.

Kusursuz anne baba da yoktur.

Kusursuz çocuk zaten hiç yoktur.

İyi ki de yoktur.

Çünkü eğitim, bütün bu eksikliklerin arasında birbirimizi tamamlamayı öğrenme sanatıdır.

Bir eğitim yılının sonunda elimizde birtakım rakamlar olacaktır. Sınav puanları, not ortalamaları, doğru ve yanlış sayıları, başarı yüzdeleri…

Bir çocuğun arkadaşının düştüğünü gördüğünde elini uzatması da eğitimdir.

Hata yaptığında özür dileyebilmesi de…

Kaybettiğinde yeniden deneyebilmesi, başkasının başarısını alkışlayabilmesi, bilmediğini söylemekten utanmaması, kendisinden farklı olanla aynı sırayı paylaşabilmesi de…

Belki bunların hiçbirinin karşısında e-Okul'da bir puan hanesi yoktur.

Fakat hayatın asıl karnesinde en büyük yer bunlara ayrılmıştır.

Yeni eğitim öğretim yılı başlarken çocuklarımızın çantalarına defter, kitap ve kalem koyacağız.

Bir şey daha koyalım:

Güven.

Evden çıkarken ailesinin sevgisine, okula geldiğinde öğretmeninin rehberliğine, hata yaptığında yeniden deneyebileceğine ve her şeyden önemlisi kendi değerine duyduğu güven…

Biz yetişkinler de kendi çantamıza biraz sabır, biraz anlayış, biraz sağduyu koyalım.

Her meseleyi büyütmeden konuşmayı, her başarıyı başkasıyla ölçmemeyi, gerektiğinde çocuğun önünden çekilmeyi, gerektiğinde yanında dimdik durmayı öğrenelim.Çünkü çocuklarımızın geleceği için okul ile aile arasında bir savaş kazanmak zorunda değiliz.

Kazanmamız gereken bir savaş da yok zaten.Yalnızca büyümekte olan çocuklar var.

Ve onların yetişkinlerden beklediği şey, kimin haklı olduğunu sürekli ispatlamaları değil, kendileri için güvenli bir dünya kurmalarıdır.

Belki yeni eğitim öğretim yılı için tutulabilecek en güzel dilek de budur:

Çocukların yetişkinlerin çekişmeleri arasında değil, onların anlayışı ve dayanışması arasında büyüdüğü bir yıl olsun.

Zil yalnızca çocuklar için çalmıyor.

Biraz dikkatle dinlersek, bu yıl bizim için de çalıyor…