“Babam okulda hademeydi. Annem çamaşıra giderdi, onun bunun çamaşırına… Önüne dağ gibi çamaşır yığarlardı, karşılığı bir lira… Deterjan yok o zamanlar, küllü su vardı, küllü su elini parçalardı, akşam bir lirayla mutlu mutlu gelirdi.O yoksulluk içinde annemin üç çeşit yemeği vardı; etli bulgur, otlu bulgur, sütlü bulgur…
Etli bulgur dediğim, et yok. Annem ekmeğin kabuğunu kuyruk yağında kızartırdı, bulgur içine dizerdi. Allahhh, oldu sana etli bulgur, çatır çutur yerdik.
Seyhan’ın kıyısından ebegümeci toplardım, otlu bulgur olurdu.
Sütlü bulgur ise aslında ayranlı bulgur. Paramız bir kase yoğurda yeterdi. Bir kase yoğurda bolca suyu karıştır, o ayranı yedi insanın yiyeceği bulgura karıştır, güya sütlü bulgur…
Ama dedim ya, sevgi öylesine çoktu ki evde, sevgi karnımızı doyuruyordu…”
Muzaffer İzgü
Bazı hikayeler okunmaz, insanın boğazına düğümlenir. Aynen bu hikaye gibi…
Küllü sudan parçalanmış bir annenin elleri mesela…
Bir lira kazanıp eve “mutlu mutlu” dönmesi…
Et olmayan bulgura “etli bulgur”, süt olmayan yemeğe “sütlü bulgur” diyebilmesi…
Bugünün dünyasından bakınca yoksulluk görürüz o sofrada. Ama biraz dikkatli bakarsak başka bir şey daha görürüz: Yokluğun içinde bile çocuklarına eksikliği değil sevgiyi hissettirmeye çalışan bir anne.
Şimdi dönüp kendi sofralarımıza bakalım.
Buzdolabı dolu, beğendiğimiz bir şey yok. Dolap kıyafet dolu, giyecek bir şeyimiz yok. Telefonumuz çalışıyor, modeli eski diye mutsuzuz. Ayakkabımız sağlam, yenisini istiyoruz. Çocuğun odası oyuncaktan geçilmiyor, “canım sıkılıyor” diyor.
Biz ne ara bu kadar çoğaldık da bu kadar az mutlu olmaya başladık?
Bir zamanlar çocuklar bayramlık ayakkabılarını başucuna koyup uyurdu. Şimdi daha kutusu açılmadan yenisinin reklamına bakılıyor.
Eskiden küçülen kazak kardeşe kalırdı. Pantolonun dizi yırtılınca yama yapılırdı. Ayakkabının tabanı açılınca çöpe değil, tamirciye giderdi.
Çünkü eşyanın yalnızca fiyatı değil, kıymeti vardı.
Şimdi eskimeden atıyoruz…
Bozulmadan değiştiriyoruz…
Acıkmadan yiyoruz…
Amaaaa hâlâ yetmiyor!
İşte çağımızın asıl yoksulluğu budur: Gözümüzün doymaması…
Yoksulluğu kutsayacak değilim. Bir annenin ellerinin küllü suda parçalanmasının romantik hiçbir tarafı yoktur. Bir çocuğun et yiyememesinin, bir babanın eve ekmek götürememesinin güzellenecek yanı olamaz.
Fakat o günlerin insanlarının yokluğun içinden çıkardığı bazı değerler vardı: sabır, kanaat, paylaşmak, emek, şükür… İşte biz refahı artırırken bunları kaybettik
Çocuklarımız yokluk görmesin diye uğraştık. Haklıydık da. Bizim çektiğimizi onlar çekmesin istedik. Ama galiba bir yerde ölçüyü kaçırdık. Yokluğu göstermeyelim derken kıymet bilmeyi de öğretemedik.
Her istediğini aldık…
Her düştüğünde kaldırdık…
Her sıkıldığında eğlendirdik…
Her “istiyorum” dediğinde koştuk…
Sonra küçücük bir “hayır” karşısında dünyası yıkılan çocuklara şaşırdık.
Oysa hayat anne baba kadar merhametli değil!
Hayat bazen vermeyecek.
Bazen bekletecek.
Bazen kapıyı yüzüne kapatacak.
Bazen bütün emeğine rağmen kaybettirecek.
İşte o zaman insanı ayakta tutacak şey, çocukken sahip olduğu oyuncakların sayısı değil; yokluğa, beklemeye ve hayal kırıklığına karşı geliştirdiği güç olacak.
Belki çocuklarımıza eski günleri anlatmalıyız.
Bir kase yoğurdun yedi kişiye nasıl yettiğini…
Ekmeğin neden çöpe atılmadığını…
Bir annenin bir lira için neden sabahtan akşama kadar başkasının çamaşırını yıkadığını…
Ama onları üzmek için değil, insan etmek için.
Çünkü bugün çöpe attığımız ekmeğin peşinde dünyanın başka bir yerinde bir çocuk olabilir. Burun kıvırdığımız yemeği bulamayan insanlar olabilir. “eski” diye değiştirdiğimiz telefon, bir başkasının aylık kazancından pahalı olabilir.
Bunları bilmeden büyüyen çocukların suçu yok, qbunları anlatmayan yetişkinlerin sorumluluğu var.
Çocuğa bırakılacak miras yalnızca ev, araba, para değildir. Hatta bazen bunlar mirasın en kolay kısmıdır.
Asıl miras; bir lokmanın kıymetini bilmek, emeğe saygı duymak, paylaşabilmek ve sahip olmadıkları yüzünden hayata küsmemektir.
Muzaffer İzgü’nün anlattığı ev yoksuldu belki ama çocuk yıllar sonra dönüp o günleri anlatırken annesinin yokluğunu değil, sevgisini hatırlıyordu.
Demek ki bazı evlerde para azaldıkça hayat eksilmiyormuş.
Bazı sofralarda yemek azaldıkça sevgi çoğalabiliyormuş.
Bugün bizim sofralarımız daha zengin.
Evlerimiz daha sıcak.
Çocuklarımızın imkânları daha fazla.
Ne güzel…
Ama kendimize şu soruyu sormadan da geçmeyelim:
Çocuklarımızın önüne her şeyi koyduk da bir şeyin kıymetini bilmeyi koyabildik mi?
Çünkü yokluk çekmek kötüdür.
Ama yokluğu hiç bilmemek daha başka bir tehlikedir.
İnsanı yoksulun hâlinden anlamaz, emeğin değerini bilmez, elindekine şükretmez hâle getiriyorsa; o zaman insanın cebinin dolu olması çok da bir şey ifade etmiyor.
Yokluk cebi boşaltır, doyumsuzluk ise insanın içini.
Ve inanın, ikincisinin fakirliği bazen çok daha ağırdır.