Geçenlerde küçücük bir salyangoz gördüm. Öyle insanı durduracak, uzun uzun baktıracak bir tarafı yoktu aslında. Kendi hâlinde, ağır ağır ilerliyordu. Fakat biraz yaklaşınca kabuğundaki kırığı fark ettim. Kabuğunun bir bölümü parçalanmış, incecik gövdesini koruyan o sert yuva yer yer dağılmıştı.

Elime aldım.

Avucumun içinde küçücük kaldı.

Bir süre ne yapacağımı bilemeden baktım. Kırılan kısmı düzeltmek mümkün müydü, yoksa artık onun için yapılabilecek bir şey yok muydu?

Aklımdan geçen ilk şey çok basitti:

“İyileşir mi?”

Sonra öğrendim ki salyangozlar, hasar çok ağır değilse kırılan kabuklarını zamanla onarabiliyorlarmış. Kırığın çevresinde yeni katmanlar oluşuyor, açık yer kapanıyor, kabuk yeniden sertleşiyormuş.

Ama çoğu zaman bir iz kalıyormuş.

Tam o cümlede durdum.

İyileşiyor ama izi kalıyor…

Nedense artık elimdeki salyangoza değil, insana bakıyormuşum gibi geldi.

İnsanın hikâyesi de böyle başlıyor.

Hepimiz dünyaya incecik bir kabukla geliyoruz. Bizi koruyacağını düşündüğümüz insanların arasında büyüyoruz. Bir evin içine doğuyor, birkaç sese alışıyor, birkaç eli güvenli kabul ediyoruz. Henüz dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilmiyoruz. Kimin haklı, kimin haksız olduğunu tartacak aklımız yok. Bize söylenenleri doğru, bize yapılanları hayatın normal hâli sanıyoruz.

Çünkü çocuğun başka bir dünyayla kıyaslama imkânı yoktur.

Evinde sevgi varsa dünyanın sevgi dolu olduğunu sanır.

Evinde korku varsa dünyanın korkulacak bir yer olduğunu…

Ve bazen kabuk tam orada çatlar.

Belki sofrada söylenen küçücük bir cümleyle:

“Sen zaten beceremezsin.”

Belki eve getirilen bir karneyle:

“Bak arkadaşının notlarına, bir de kendine bak.”

Belki çocuk ağlarken:

“Bunda ağlayacak ne var?”

Belki kardeşinin başı okşanırken kendisinin başının hiç okşanmamasıyla…

Belki de hiçbir şey söylenmemesiyle.

Çünkü çocukları yalnızca kötü sözler yaralamaz. Bazen hiç söylenmeyen “Seni seviyorum” da yaralar. Hiç yapılmayan bir sarılma, hiç sorulmayan “Bugün nasılsın?” sorusu, hiç fark edilmeyen bir başarı da insanın içinde sessiz bir çatlak bırakabilir.

Yıllar geçer.

Çocuk büyür.

Artık o evdeki küçük çocuk değildir, karşımızda yetişkin bir insan vardır.

Ama isan büyürken çocukluğu kaybolmaz sadece görünmez olur.

Nasıl mı?

Başka biri yaptığı iş için küçük bir eleştiri alır ve bütün gece uyuyamaz.

“Demek ki yeterince iyi değilim.”

Bir başkası herkese yetişmeye, herkesin işini çözmeye, kimseyi kırmamaya çalışır. Bir kere “hayır” dediğinde saatlerce vicdan azabı çeker.

Bir diğeri sevgisini söylemek ister ama söyleyemez.

Sarılmak ister, geri çekilir.

Güvenmek ister, şüphelenir.

Gitmek istediği yerde kalır, kalmak istediği yerden kaçar.

Sonra kendine kızar:

“Ben neden böyleyim?”

Belki yıllar önce, kimsenin önemsemediği küçücük bir anda kabuk çatlamıştır.

Çocukken terk edilmekten korkan biri bugün kaybetmekten korkuyordur.

Sürekli eleştirilen çocuk bugün kusursuz olmaya çalışıyordur.

Sevgi görmek için başarılı olması gereken çocuk bugün hâlâ herkese kendisini kanıtlamaya uğraşıyordur.

Sesi sürekli bastırılan çocuk bugün elli yaşına geldiğinde bile hakkını savunurken elleri titriyordur.

Ve kimse onun içindeki o çocuğu görmez.

İnsanlar yalnızca yetişkine bakar.

“Çok alıngansın.”

“Her şeyi büyütüyorsun.”

“Kimseye güvenmiyorsun.”

“Bu kadar düşünmeye ne gerek var?”

Oysa insanın bugünkü davranışı, dün aldığı bir yaranın gölgesidir.İşte bu yüzden birbirimize bakarken biraz daha yavaş hüküm vermemiz gerekiyor. Çünkü karşımızdaki insanın hangi savaşlardan geçtiğini bilmiyoruz.

Bazı insanların kabuğu dışarıdan sapasağlamdır.

İyi giyinirler.

Gülerler.

Şakalaşırlar.

Başarılıdırlar.

Kalabalıkların içinde dimdik dururlar.

Ama insanın en derin kırıkları zaten çoğu zaman dışarıdan görünmez.

Bir salyangozun kırılmış kabuğunu gördüğümüzde içimiz acıyor da bir insanın kırılmış yerlerini neden bu kadar kolay yargılıyoruz, bilmiyorum.

Belki de gözle görünen yaralara inanmaya alıştığımız için.

Dizinde yara varsa “Geçmiş olsun.” diyoruz.

Kolu kırılmışsa yardım ediyoruz.

Ama çocukluğundan kalma bir korku yüzünden güvenemiyorsa “Zor insan.” deyip geçiyoruz.

Oysa onun da bir yeri kırılmış olabilir.

Sadece alçısı yoktur.

Sonra yeniden avucumdaki küçücük salyangoza baktım.

Kabuğundaki kırık hâlâ oradaydı.

Onu atıp yenisini alamayacaktı. Başka bir kabuğun içine taşınamayacaktı. Elinde yalnızca kendisininki vardı.

Yapabileceği tek şey vardı:

Kabuğunu içeriden onarmak…

İnsan da geçmişini değiştiremiyor.

Çocukluğuna dönüp bazı cümleleri insanların ağzından geri alamıyor.

Kendisine yapılmış haksızlıkları yaşanmamış hâle getiremiyor.

Çalmayan bir kapıyı yeniden çaldıramıyor.

Gelmemiş bir babayı getiremiyor.

Sarılmamış bir anneyi geçmişe gönderip çocuğa sarıldıramıyor.

Duyamadığı “Seninle gurur duyuyorum.” cümlesini yıllar sonra o güne yetiştiremiyor.

Geçmiş, insanın müdahale edemediği tek zamandır.Geçmişi değiştiremeyeceğimizi anlayıp onun bugünümüzü yönetmesine izin vermemeyi öğrenmek gerekiyor.

Evet,insanın kendisine verebileceği en büyük şefkat budur.

Kırılmadığını inkâr etmek değil, kırıldığı yeri kabul etmek.

Çünkü iyileşmek unutmak değildir.

İyileşmek, yaşananları önemsizleştirmek de değildir.

Hele “Geçmiş geçmişte kaldı.” deyip üzerini örtmek hiç değildir.

İyileşmek bazen yıllardır neden canının acıdığını sonunda anlayabilmektir.

Ve sonra aynı yarayı başkasına bırakmamaktır. Çünkü kırılmış insanlar bazen farkında olmadan başkalarının kabuklarını kırabiliyorlar.Çocukken duymaktan nefret ettikleri cümleleri yıllar sonra kendi çocuklarına söyleyebiliyorlar.

Kendilerine gösterilmeyen şefkati başkalarından esirgeyebiliyorlar.

Böylece bir insanın yarası başka bir insanın çocukluğuna miras kalıyor.

Bazen korkular mirastır.

Suskunluklar da,

Öfkeler de…

Kendi kabuğundaki çatlağı onarırken bir başkasının kabuğunu kırmamayı öğrenmek gerçek iyileşmedir.

O küçücük salyangozu gördüğüm yerde bıraktım.

Ağır ağır ilerlemeye devam etti.

Kabuğu kusursuz değildi.

Belki hiçbir zaman eskisi gibi olmayacaktı.

Ama yürüyordu.

Ve doğa bize başka bir şey söylüyor:Bir ağaç yaralandığında gövdesinde iz bırakıyor. Bir dal kırıldığında başka bir yerden filiz veriyor. Toprak çatlıyor, sonra arasından küçücük bir ot çıkıyor. Salyangozun kabuğu kırılıyor, içeriden yeniden örülüyor.Ama yaşamaya devam ediyor…

Bizim de eskisi gibi olmamız gerekmiyor.

Çünkü bazı yaralar kapanır, izi kalır.

Ve iz, her zaman eksiklik değildir.i

O gün küçücük bir salyangoza bakarken bunu düşündüm:

Hepimizin kabuğunda bir yerler kırılmış olabilir. Mesele hiç kırılmamış olmak değil, kırıldığımız yerde kalmamaktır.

Çünkü kabuk dışarıdan kırılır.

Ama iyileşecekse içeriden onarılır.