İnsan kendini bilir. Başkalarının da kendisini,  "kendi  bildiği gibi bildiğini"  düşünür.  

O yüzden anlam veremez çoğu şeye.  Şaşar kalır! 

İfade etmeye çalıştıkça şaşkınlığın bin bir türünü yaşar.

Kızar, küser, küplere biner,  hep 'karşı taraf kabahatli' der.

Peki nasıl çıkılır bu açmazdan? Konuşmasa, söylemese olmaz!

İnsanlar konuşa konuşa  anlaşmıyor muydu?..  Nasıl konuşmalı ne demeliydi?

Söz ağızdan çıktıktan sonra havada yakalanmıyordu ki...  

Halbuki;  maksadın dışında bir yere gidiyorsa laf öbekleri,  elle yakalanıp, bir yerlerde bekletilmeli, dinlendirilip demlendirilmeliydi.

Hiç değilse bir ıslıkla geri çağrılmalı; muhatabına ulaşmadan önce bir daha bakılmalıydı!

Öyleyse çözüm neydi?

'Dile getirmeden  önce'  yazsaydı olur muydu peşi sıra söyleyeceklerini?

Konuşamadan  önce yazmak.  Çözüm bu galiba…

Önce kağıda konuşmak!  Düşünsenize  tam birine  tumturaklı sözler sarf edecekken,  başı öne  eğip klavyeye,  akıllı telefonlara,  kağıda kaleme sarılıp harıl harıl yazmak…

Sonra  uzaktan bakmak  yazdıklarına,  okumak  düzeltmeler yapmak.  Bir nevi  yazar havasına bürünmek…

Bir yazı  atölyesindeymiş  gibi...

Düşünceleri önce kağıda kusmak!   Oradan bir aynaya bakar gibi; kendini görmeye çalışmak. Başka kelimelere, başka kaynaklara uzanmak.  Yazmanın zorluğunu,  bilgeliğini keşfetmek.

Sessizliğin içinde derinleşmek. Sonrası mı?  Neden o kadar konuştuğuna ve  şaşırdığına şaşırmak! 

Hayretle ara vermeden yazmak...

Evet yazmanın böyle sağaltıcı ve iyileştirici bir tarafı var.

Üstelik bu konuda sınırlama da yok. İsteyen istediğini yazabilir hatta kitap bile çıkarabilir.

Okunur okunmaz o ayrı.

İnsanın içinde yazma duygusu varsa o bir şekilde ortaya çıkar.

Edebiyatın hakkıyla içinde olmak ise insana apayrı kapılar açabilir.

Hangi mesleği icra ediyorsa etsin, edebiyat tarafı o kişiyi farklı kılar.

Cemal Süreya, ‘ben şiir yazmaya bir gün gazetelerden birinde sütün sahibi olurum umuduyla başladım. Çünkü benim yetişme yıllarımda bütün gazete yazarları edebiyattan gelmekteydi. Edebiyatta kendini kanıtlamamış insana gazetede sütun açılmazdı. Şimdi edebiyata adım atması söz konusu olmayacak insanlar yazar olur hale geldiler’ demiş.

İkinci Yeni şiirinin öncülerinden olan Cemal Süreya 1990 yılında vefat etmiş.

O döneme ait eleştirileri böyle…

Şehrimiz köşe yazarları arasında edebiyatın sanatın içinde olan kaç kişi var acaba?

Ya da  gazeteci kimliğine sahip kaç yazar?

Ne durumdayız sahiden?