Futbol bazen bir topun çizgiyi geçip geçmemesine bakar… Bazen de bir anlık dalgınlığa, bir hakem düdüğüne, bir direkten dönen topa… Ve bazen insanın içini en çok yakan şey şudur: Kaybettiğin değil, hediye ettiğin puanlar!
Trabzonspor bugün 48 puanda.
Fenerbahçe 52.
Lider Galatasaray 55.
Aradaki fark uçurum değil.
Ama insanın içine oturan fark tam da burada başlıyor.
Samsun, Gaziantep, Alanya iç saha… Deplasmanda Antalya, Gençlerbirliği… İstanbul’da Fenerbahçe’ye kaybettiğimiz 1-0’lık maçı saymıyorum.
Beş maç!
O beş maçın sadece üçünü kazanmış olsaydın, bugün hem Fener’in hem Galatasaray’ın önündeydin. Zirvede sen vardın. Rüzgârı arkana almış, şampiyonluk türküsünü en gür sesle sen söylüyordun.
Demek ki mesele güç değilmiş.
Demek ki mesele kadro değilmiş.
Demek ki mesele “olamamak” değilmiş…
Mesele, zamanında gerekeni yapamamakmış!
Büyük takım dediğin, kötü oynarken de kazanacak.
Büyük takım dediğin, zayıf görünen rakibe tökezlemeyecek.
Çünkü şampiyonluk, büyük maçları kazanarak değil; küçük hataları yapmayarak gelir. Bugün camianın içini yakan şey rakiplerin puanı değil…
Kendi ellerinle bıraktığın puanlar.
Ah o Samsun akşamı… Ah o Gençlerbirliği’ndeki rehavet… Ah son dakikada kaçan fırsatlar… Futbolun hafızası yok derler.
Yalan! Taraftarın hafızası var. Ve kaybedilen puanların hesabı sezon sonuna kadar insanın yakasını bırakmaz. Şimdi tablo ortada. Liderlik bir ihtimal değil, bir tercihin sonucu olacaktı.
Ama unutmayın… Bu lig daha bitmedi. Yeter ki Trabzonspor, kaybettiği puanlara ağlamayı bırakıp, kalan puanlara sahip çıkmayı öğrensin. Çünkü şampiyonluk bazen rakibi yenmekle değil, kendi hatanı yenmekle gelir.
Ve en ağır yenilgi, aslında kazanabileceğin maçta bıraktığın izdir.
KALEDE ALTIN VAR, DIŞARIDA MACERA ARAMANIN ALEMİ YOK!
Trabzonspor’da kaleci tartışması alev alev… Onana’nın akıbeti belirsizken kulislerde dolaşan isim tanıdık: Altay Bayındır. Gençlik yıllarında Ankaragücü kalesinde parlayan, sonra tercihini Fenerbahçe’den yana kullanan Altay… Şimdi iki sezondur ismi Trabzonspor’la anılıyor.
Ama soralım: Neden?
Futbolda geçmişe yatırım yapılmaz. Form grafiğine, karaktere ve kulübün ihtiyacına bakılır. Trabzonspor’un bugün milyon Euroları dışarıya savuracak bir kaleci macerasına ihtiyacı yok. Hele ki elinin altında cevherler varken!
Bir bilene sordum. Altını kalın kalın çizdi:
Onuralp Çevikkan ve Ahmet Doğan Yıldırım bu kulübün uzun yıllar kalesini koruyabilecek yetenekte isimler.
Sadece yetenek mi?
Karakter var.
Disiplin var.
Aidiyet duygusu var.

Kalecilik cesaret işidir. Ama yönetim cesareti daha büyük iştir. Gençlerine güvenmeyen kulüpler, başkalarının eskilerine servet öder.
Trabzonspor’un ihtiyacı transfer manşeti değil, doğru planlama.
Altay’a ya da başka bir isme milyonlar dökmek kolay. Zor olan kendi evladına “Bu kale senin” diyebilmek.
Bordo-Mavili yönetime açık çağrıdır: Altın yumurtlayan tavuk kümesinizde dururken komşunun horozuna servet ödemeyin! Bazen en büyük transfer, hiç transfer yapmamaktır.
ZİRVE DAR KADROYLA DA SEVİLİR
Üst üste iki yıl şampiyon olmuş bir gençlik hikâyesi…
Ve üçüncü perde yine zirvede açılıyor.
U19 Elit A Ligi’nde son iki sezonun kupasını kaldıran, Avrupa Kupası’nda Barcelona ile final oynamış Trabzonspor U19 takımı, bu yıl da liderlik koltuğunda. 43 puan… Aynı puanı paylaştığı Samsunspor ile omuz omuza ama averajla bir adım önde. Zirve soğuktur derler; bunlar üşümüyor. Arkadan gelenler nefesini hissettiriyor. 42’şer puanla Göztepe ve Kasımpaşa, bir maçı eksik Başakşehir pusuda. Yarış kızışmış, yol ince, hesaplar hassas.

Ama mesele sadece puan değil. Bu çocuklar haftalardır eksiklerle oynuyor. Sakatlıklar can yakıyor. Öyle geniş kadrolar yok… Bazen bir yedekle, bazen iki yedekle çıkıyorlar sahaya. Kenar kulübesi kısa, hayalleri uzun. Futbol para oyunu olabilir… Ama karakter oyunu daha ağır basar.
Trabzonspor’un altyapısı yıllardır sadece forma numarası üretmiyor; futbolcu yetiştiriyor. Yeter ki bakmasını bilelim. O sahada koşan çocuklar, yarının A takımı olmanın ötesinde, bu şehrin inadını taşıyor. Mücadele etmeyi, vazgeçmemeyi, düştüğü yerden kalkmayı öğreniyorlar.
Zirve bazen kalabalık kadrolarla kazanılır. Bazen de dar kadrolu yüreklerle savunulur. Trabzonspor U19 bugün bize şunu hatırlatıyor: İmkânlar azalınca mazeret artmaz… Tam tersine, inanç büyür. Ve unutmayın… Altyapı sadece temel değildir. Bazen bütün binayı ayakta tutan kolon olur.
TRABZON’UN VİCDANI PAŞA HOCA
Trabzon’da altyapı demek, biraz da vicdan demektir.
Çünkü bu şehirde çocuklar önce topa değil hayata vurmayı öğrenir. Beton sahalarda dizleri kanar, mahalle aralarında karakteri yoğrulur. Kimisi yıldız olur, kimisi olmaz… Ama hepsi bir iz taşır.
O izin ustalarından biriydi Mustafa Akar.
Yediden yetmişe herkesin “Paşa Hoca” dediği adam…
Yavuz Selim sahasında geçen bir ömür düşünün. Rüzgârı sert, zemini sert, hayatı sert… Ama o sertliğin içinde bir baba yüreği saklı.
Erdoğdu altyapısıyla fırtına gibi eserken, İdmanocağı’nı çalıştıran rahmetli Turgut Özdemir’le tatlı bir rekabetin içindeydiler. Sahada dişli rakip, saha dışında dost… Maç biterdi, birbirlerine takılmalar başlardı. Sonra yan yana gelir, hem şakalaşır hem de futbolun hesabını yaparlardı. Çünkü onların rekabetinde kin değil, kalite vardı.
Rahmetli Paşa Hoca yıllarını tüketmedi aslında…
Üretti.
Çocuk üretti, karakter üretti, umut üretti.
Şampiyonluklar yaşadı, kupalar kaldırdı. Ama onun terazisinde kupaların kefesi hiçbir zaman insanın önüne geçmedi.
“İyi futbolcu” lafı ona eksik gelirdi. O, iyi insan isterdi.
Erdoğduspor’u onun döneminde izleyenler bilir… Takımı makina düzeninde oynardı. Disiplin vardı, ciddiyet vardı, oyun bilgisi vardı. Amatörden çıkıp Süper Lig’e, 1. Lig’e giden nice oyuncunun temelinde onun emeği vardır. Paşa Hoca’nın elinden geçen bir çocuğun topa dokunuşunda altyapı kokardı.
Sahada tavizsizdi.
Disiplin onun kırmızı çizgisiydi.
Ama idman bitince o sert adam gider, yerine bir baba gelirdi. Az önce bağırdığı çocuğa köfte ekmek ısmarlayacak kadar yufka yürekliydi. Oyuncusuyla arasına duvar örmezdi. Kendi evladının cenazesinde, soğukta üşüyen sporcusuna hırkasını çıkarıp veren bir adamdan söz ediyoruz. Babası vefat eden oyuncusunun okulunu, evini, hayatını takip eden bir yürekten… İşte bu yüzden Paşa Hoca sadece bir antrenör değildi.
Abi’ydi.
Babaydı.
Sığınılacak bir limandı.

Manşetlerde çok yer almadı. Zaten manşet peşinde de koşmadı. Onun manşetleri, bugün bir yerlerde dimdik duran öğrencileridir.
Trabzon futbolunun vicdanıydı o. İsimsiz kahramanların en önünde duranlardan…
Trabzon’un altyapı kültürü güçlüdür derler ya…
O harcın içinde Paşa Hoca’nın alın teri, göz nuru, duası vardır.
Bazı insanlar kupalarla değil, dokundukları hayatlarla şampiyon olur.
Rahmetli Paşa Hoca işte öyle bir şampiyondu.
Ruhu şad, mekânı cennet olsun.
